Sepetim (0) Toplam: 0,00TL
%35
Pera Palas'ta Gece Yarısı %35 indirimli

Pera Palas'ta Gece YarısıModern İstanbul'un Doğuşu

Liste Fiyatı : 55,00TL
İndirimli Fiyat : 35,75TL
Kazancınız : 19,25TL
Taksitli fiyat : 6 x 6,44TL
Pera Palas'ta Gece Yarısı
Pera Palas'ta Gece Yarısı Modern İstanbul'un Doğuşu
Kitap Yayınevi
35.75
Charles King
Çeviri : Ayşen Anadol
406 sayfa,  55.-TL
32 adet fotoğraf
1. Baskı: Ocak 2016
2. Baskı: Şubat 2016
Tarih ve Coğrafya Dizisi
ISBN 978-605-105-148-2
 
“Efsanevi ajanların cirit attığı, caz müziğinin sürgündeki Beyaz Rusların, Avrupa’nın en hızlı gece kulüplerinden Maksim’in damga vurduğu ihtişamlı kentten bahsediyoruz... Agatha Christie’nin usul usul kitabını yazdığı, Ernest Hemingway’in ağır ağır vermutunu yudumladığı, Lev Troçki’nin ada vapurunda kuşkuyla etrafına baktığı bir şehirden… Yazarın deyişiyle ‘İstanbul’un dünyayı taklit ettiği değil, bizzat ürettiği,’ dünya sahnesinde bir yıldız gibi parladığı günlerden…”
Yenal Bilici, Hürriyet Gazetesi
 
“İstanbul 1918’den 1920’lerin sonuna uzanan dönemde yaşlanmış bir imparatorluğun başkentinden modern, canlı bir dünya kentine dönüşüyor. Charles King’in Pera Palas’ta Gece Yarısı kitabı bu renkli değişim öyküsünü, kendi deyişiyle ‘İstanbul’un caz ve sürgün dönemini’ anlatıyor.
Pınar Ersoy, Milliyet Gazetesi
 
“Charles King’in yıllarını verdiği ve Ayşen Anadol'un maharetle Türkçeleştirdiği Pera Palas'ta Gece Yarısı, bir şehrin, bir semtin, bir otelin, bir uluslararası ilişkiler mekânına dönüşmesini anlatıyor.” 
Kaya Genç, Sabah Gazetesi
 
Modern İstanbul’un doğuşu hiç bu kadar sürükleyici bir dille, hiç bu kadar roman tadında yazılmamıştı. Charles King, Osmanlı İmparatorluğu’nun son demlerinde inşa edilen, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde nice badireler atlatan, bugün de eski görkemine kavuşan Pera Palas’ın ekseninde İstanbul’un payitahttan küresel şehre dönüşümünü anlatıyor. Bu rengârenk anlatıda, Beyaz Ruslar Grand Rue kaldırımlarında aile yadigârlarını satarken Halide Edip kadın hakları için mücadele veriyor, Mustafa Kemal ulus devleti inşa ederken Troçki Büyükada’da sürgün hayatı yaşıyor, geleceğin Papa XXIII. Johannes’i Nazi işgali altındaki Avrupa’dan kaçanlara gizlice yardım elini uzatıyor. Bostonlu bir profesör Ayasofya’nın hazinelerini gün ışığına çıkarırken Müslüman bir genç kız Dünya Güzellik Kraliçesi seçiliyor. Her milletten ajanların kol gezdiği bir şehir İstanbul; Pera Palas yönetimi lobiye postu seren ajanların müşterilere yer açmasını rica etmek zorunda kalıyor. Udi Hrant’ın, Roza Eskenazi’nin, Seyyan Hanım’ın yanı sıra Palm Beach Seven orkestrasının nağmelerini de dinleyebilirsiniz İstanbul sokaklarında. Georgetown Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü profesörü Charles King, yirmi sekiz yıl önce ilk ayak bastığında onu büyüleyen İstanbul’un modern tarihini yeniden kurgularken Avrupa tarihinin unutulmuş bir dönemini de gözler önüne seriyor. Elinizdeki kitap, yazar Robert D. Kaplan’ın sözleriyle, “sepya tonunda bir klasik.”
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
 
Ali Bulunmaz
Cumhuriyet Gazetesi, Kitap Eki
14 Ocak 2016
 

CHARLES KING’DEN “PERA PALAS’TA GECE YARISI” 
 
İstanbul’un yaşayan tarihi 
 
Charles King, “Pera Palas’ta Gece Yarısı”nda Osmanlı’nın son demleriyle Türkiye’nin kuruluş günlerinden, İkinci Dünya Savaşı arifesine dek önemli pek çok dönüm noktasına, Pera Palas’ın içinden bakıyor. 
 
ALİ BULUNMAZ 
alibulunmaz@cumhuriyet.com.tr 
 
Bazı tarih kitaplarını satır dahi atlamadan okursunuz; kendilerini okuturlar, bunda romanvari üslup son derece etkilidir. Charles King, Pera Palas’ta Gece Yarısı’nda işte böyle bir yoldan ilerliyor. Kitap, bir yandan da zamana yayılan titiz bir araştırmanın ürünü. Yazar, kendisinden önceki çalışmaları, hatta not ve eski yazıları hiç üşenmeden bulmuş, belgeleri sorup soruşturmuş. Tüm malzemeyi İçelleştirip romandan daha roman bir tarih anlatısı ortaya çıkarmış. Yeni bir tarihyazımı örneği olan Pera Palas’ta Gece Yarısı’nı okurken belgesel izliyor gibiyiz bir taraftan da. 
 
İŞGAL VE DİRENİŞ YILLARI
King, ilk gördüğü günkü heyecanla Pera Palas’ın tarihteki yerini araştırırken Şark’taki Garb türünden bir etkiden bahsediyor. 1923’ün, yeni bir tarihin başlangıcı kabul edildiğini atlamadan, hem 1923 öncesine hem de sonrasına, Pera Palas’ın penceresinden bakıyor. Değişime tanıklık eden ve zamanı değiştirenleri ağırlayan otele, iki dünya savaşı arasında hüzünden keyif yaratanlara, önemli kararlara imza atanlara ve dönüşümü onaylayan ya da reddedenlere değiniyor: “… Dalga dalga gelen mülteciler, göçmenler ve sürgünler için bu eski çokkatlı otel, eski bir çağdan yenisine geçişin simgesi, Doğu ile Batı, imparatorluk ile cumhuriyet, nostalji ve yeni tecrübeler arasındaki bağların ete kemiğe bürünmüş biçimi oldu.” 
Orient Express’in vagonları gibi Pera Palas da Avrupa’daki örneklerinin bir devamı olarak kuruluyor. Daha doğrusu standardı tutturuyor. Tabii aynı sağlamlığı Osmanlı için söylemek mümkün değil. Pera Palas’ın inşa edildiği yıllarda, yöneticilerinin iyimserliğine rağmen Osmanlı İmparatorluğu, siyasi, sosyal ve ekonomik olarak enikonu sallanıyor. Eski kuşak Osmanlıların yerini yenileri almaya başlıyor ve Pera Palas onları da ağırlıyor. Türkiye’nin kurulma aşamasında, modernizm ve reform hareketlerinin öncüleri de karşıtları da birbirine yakın odalarda konaklıyor. Otelin barında ise iki şey konuşuluyor: İşgal ve direniş. 
King’in anlattığı, Pera Palas’la İstanbul’un ve yeni bir ülkenin kesişen tarihi aynı zamanda. El değiştiren ülke gibi otel de bu dönemde devrediliyor: 1927’de Pera Palas, Hazine’den devlet denetimindeki Emlak Bankası’na geçiyor, sonra da Misbah Muhayyeş tarafından satın alınıyor. Otelin restoran katından müzik asla eksik olmuyor; caz, yerel tınılar ve Klasik Batı Müziği sürekli birbirini izliyor. 31 Aralık 1925 günü, ilk kez Pera Palas’ta kutlanan yılbaşını ise bir kenara not etmek gerek. Aslında bu, kimilerince Türkiye’de modern zamanların milâdı olarak niteleniyor. 
 
“CAZ VE SÜRGÜLÜK ÇAĞI” 
King, olayı Pera Palas’la sınırlı tutmuyor; sık sık otelin dışına çıkıp sokaklarda gezinerek dönemin ruhuyla buluşuyor. Sanatın, siyasetin ve sosyal yaşamın dalgalanışını yansıtıyor. İttihat ve Terakki’den 1930’ların Türkiyesi’ne ve oradan daha ileriye yürüyor. İstanbul’un kabuğunu kırıp Türkiye’nin dışa açılan penceresine nasıl dönüşmeye başladığına da değinirken Pera Palas, hem anlatıcı rolüne soyunuyor hem de anlatılan bir tarih kimliğiyle karşımıza çıkıyor. Orada savaşların kokusu da var 1939’dan itibaren Türkiye’ye sıçrayabilecek bir yenisinin korkusu da… Düzenlenen güzellik yarışmasının yankıları da var Varlık Vergisi’nin yansımaları da… 
Bu akışın, 1941’deki bombalı saldırıyla kesintiye uğradığını ve Pera Palas için yeni bir tarihin başladığını da hatırlatıyor King. 1920’lerin sonundan beri otelin sahibi olan Muhayyeş’in, patlamanın ardından Winston Churchill’e telgraf çekip tazminat istemesi Pera Palas’ın geçmişindeki ilginç ayrıntılardan sadece biri. Otelin telgraf odasından diplomatik yazışmalar da yapılıyor ve King, Pera Palas’ın bu anlamda da bir merkez olduğunu söylüyor. Yazışmaların ötesinde, otel, görüşmelere de sahne oluyor; Joseph Goebbels’in gelip tam da İkinci Dünya Savaşı öncesinde Pera Palas’ta kalmasının başka bir açıklaması olabilir mi? 
King, Pera Palas’ın ayakta duruşunun anlamını bize özetliyor: “Şehrin global bir merkez ve cilalı bir metropol olarak yeniden doğduğu günlerde, İstanbul’un o caz ve sürgünlük çağını tanımlayan eski şaşaalı yapılar hâlâ orada. Pera Palas, artık eski kimliğinin yeniden icat edilmiş hali. Dubaili bir şirketin yönetiminde, göz kamaştıran beyaz balo salonu terütaze oldu, demir döküm asansörü yeniden kuruldu, yalancı mermerler tekrar boyandı. Otel artık hepimizin, göçmen giden yerlilerin ve yerlileşen yeni gelenlerin sonuçta birer emanetçi olduğu gerçeğinin çarpıcı bir anısı.” 
Elden ele gezen bir otel Pera Palas. Aynı zamanda dönemden döneme geçen, dün olduğu gibi bugün de yaşayan bir tarih. King, bu tarihi anlatırken geçmişle günümüz arasındaki bağı atlamıyor; bir zamanlar otelin içinde dolanan ve oraya kimliğini kazandıranları da unutmadan saygıyla anıyor. 
 
 
Pınar Ersoy
12 Ekim 2014
Milliyet Gazetesi
 

İstanbul’un caz ve sürgün dönemi
Amerika’da, Georgetown Üniversitesi’nde uluslararası ilişkiler profesörü olan Charles King, yeni yayımlanan “Pera Palas’ta Gece Yarısı / Midnight at the Pera Palace” adlı kitabında İstanbul’un Birinci Dünya Savaşı’ndan sonraki halini, kendi deyişiyle “kentin caz ve sürgün dönemini” anlatıyor
Pınar Ersoy
Birinci Dünya Savaşı yeni bitmiş. Pera Palas Oteli sonradan ismi Meşrutiyet Caddesi olarak değiştirilecek Kabristan ve Çapulcular sokaklarının kesiştiği yerde yükseliyor. Lobisi Avrupalı zenginler, İstanbullu elitler, işgal kuvvetlerinin komutanları ve casuslarla dolu. Öyle ki barın kapısında casusların masaları para ödeyen müşterilere bırakmasını rica eden bir tabela asılmış... Beyoğlu’nda İngiliz, İtalyan, Fransız askerleri dolaşıyor. Şehrin Müslüman, Ermeni,Yahudi, Rum sakinlerinin yanı sıra cübbeli mollalar, hamallar, dilenciler sokakları süslüyor. Birçok yabancı dilin konuşulduğu sokaklarda artık tabelalar bile Fransızca.
Osmanlı İmparatorluğu’nu yavaş yavaş kemiren savaşlardan kaçan Müslümanlar, DoğuAnadolu’daki saldırılardan kaçan Ermeniler buraya sığınmış. Bu iki grup, Bolşevik devriminden kaçan Beyaz Ruslarla İstanbul’u dünyanın en büyük mülteci kenti haline getirmiş. Amerikalıların açtığı yardım çadırlarında her gün 165 bin kişiye yemek dağıtılıyor. Tuzla’ya kadar yayılan mülteci kamplarda ölenlerin cansız bedenleri günler sonra fark edilip temizleniyor.
Canlı bir dünya kenti
Dünyanın dört bir yanından İstanbul’a gelen bu kalabalıklar şehre kaosla birlikte değişim de getiriyor. Pera’da Rus prenslerin açtığı barlarda Moskova’nın en ünlü müzisyenleri sarhoşlara konser veriyor. Amerika’da iki kölenin oğlu olarak dünyaya gelen ve uzun bir maceradan sonra yerleştiği Moskova’dan kaçarak İstanbul’a sığınan Frederick Bruce Thomas’ın (Fyodor Fyodorovich Tomas) açtığı gece kulübü Maxim, İstanbul’a cazı getiriyor. Çarliston dansı o kadar popüler oluyor ki belediye her gece ayağını burkarak hastanelik olan kitleleri korumak için dansı yasaklıyor. Tabii kimse bu yasağı dinlemiyor.
Pera’daki sıra sıra bar ve restoranda sadece içki ve dans yok. Fuhuş sektörü her türlü zevki tatmin edecek kadar gelişmiş. Başta kokain olmak üzere her çeşit uyuşturucu da kolaylıkla bulunuyor. gazeteler kadınların kokaini topuklu ayakkabılarında sakladığını yazıyor. İstanbul 1918’den 1920’lerin sonuna uzanan dönemde yaşlanmış bir imparatorluğun başkentinden modern, canlı bir dünya kentine dönüşüyor. İşte Amerika’nın en saygın öğretim kurumlarından Georgetown Üniversitesi’nde uluslararası ilişkiler profesörü olan Charles King’in 15 Eylül’de yayımlanan “Pera Palas’ta Gece Yarısı / Midnight at the Pera Palace” kitabı bu renkli değişim öyküsünü, kendi deyişiyle “İstanbul’un caz ve sürgün dönemini” anlatıyor.
Sokak sokak dolaşıp yazdı
Profesör Charles King aslen ulusalcılık, etnik politikalar, otoriterlik çalışıyor. Yüksek lisans ve doktorasını Oxford Üniversitesi’nde tamamlamış. Uzmanlık alanı Doğu Avrupa ve Rusya... İstanbul’a bir kez gelip şehri bir daha hayatından çıkaramayanlardan. İlk kez 1987 yılında geldiği şehre 1998’de Boğaziçi Üniversitesi’nde misafir hoca olarak döndüğünde İstanbul’la ilgili birKitap yazmayı düşünmeye başlamış.
Telefonda sohbet ederken “Türkiye ve İstanbul’un çok az insan tarafından bilinen bu versiyonunu anlatmak istedim” diyor. Şehrin imparatorluğun yıkıldığı günlerden cumhuriyetin kurulmasına kadar geçen dönemdeki bu hikâyelerden izler taşıdığını söylüyor. Kitabı yazarken de daha önce kaleme alınmış anılar, günlükler, mektuplar, biyografiler kadar şehrin mimari tarihinden de yararlanmış. Kitabın üç yıl süren yazım aşamasında elinde 1934 yılından kalma bir rehber kitapla tüm şehri sokak sokak dolaşmış.
En çok Halis’i beğendi
Kitap için seçtiği “Pera Palas’ta Geceyarısı” isminin kaynağını tahmin etmek güç değil. Cumhuriyetle virlikte ardı ardına gelen devrimlerden biri de miladi takvime geçilmesiydi. Pera Palas’ta 31 Aralık 1925 gecesi düzenlenen partide sadece yılbaşı değil, ilk kez tüm ülkenin aynı saat ve tarihi kullanması da kutlanıyordu. İstanbul’un modernleşmesini Pera Palas ve çevresindeki değişim üzerinden anlatan bir kitap için herhalde bundan daha sembolik bir başlık seçilemezdi.
King kitapta döneme tanıklık eden birçok kişinin hayat hikayesini okuyucuyla paylaşıyor. İçlerinden en çok hangisini beğendiğini sorduğumuzda “Keriman Halis” diyor. Türkiye’nin ilk güzellik kraliçelerinden biri olarak 1932’de Belçika’da katıldığı yarışmada Kâinat Güzeli seçilen Halis için “Bir politik sistemde büyüyüp bir başka politik sistemin temsilcisi oldu. Onun uluslararası bir güzellik yarışmasına katılması bir anlamda Türkiye’nin dünya sahnesine çıkmasının sembolüydü” diyor.
İki dünya savaşının en ünlü silah kaçakçıları İstanbul’dan çıktı
“Pera Palas’ta Gece Yarısı” kitabı İstanbul’daki değişimi, dönemin tanığı olan farklı karakterlerle anlatıyor. Bunlar arasında Mustafa Kemal, Keriman Halis, Nâzım Hikmet, Lev Troçki gibi ünlü isimlerin yanı sıra Osmanlı’nın çöküşünden Cumhuriyet’in kurulmasına geçen dönemin renkli portreleri de var. Bunlardan bazıları şöyle...
n Prodromos Bodosakis-Athanasiadis (1890-1979): Rum bir ailenin çocuğuydu. Mersin’de ticaret yaparak iş hayatına atıldıktan sonra İstanbul’a geldi. Otto Liman von Sanders’in yakını bir Avusturyalı mühendisin kızıyla evlendi. Von Sanders, Osmanlı ordusuna danışmanlık yaparken askeriyenin depolarını Bodosakis’in sattığı ürünler dolduruyordu. 1919 yılında Pera Palas’ı satın aldı. 1920’lerin başında Atina’ya kaçarak Yunanistan’ın en ünlü sanayicilerinden biri oldu. Yunanistan’ın en büyük silah üreticisi olduktan sonra hem İspanya İç Savaşı’nda hem de İkinci Dünya Savaşı sırasında iki tarafı da silahlandırdı. 
 
Rüveyda Gürcan
Edebiyat Haber
7 Nisan 2016
 

Pera Palas’ta Gece Yarısı, Charles King’in, Kitap Yayınevinden çıkan ikinci eseri. Yazar bu kitabında Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinden Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarına uzanan süreçte modern İstanbul’un doğuşunu resmediyor. Çok sesli, alternatif ve mikro bir tarih anlayışıyla kaleme alınmış, roman tadında bir araştırma kitabı sunuluyor okura. Zira, “Devrimlerden söz ederiz, imparatorlukların çöküşünden, savaşlardan, insanların büyük göçlerinden; hepsinin sabit başlangıç ve bitiş tarihleri vardır. Ama kimse hayatını böyle yaşamaz.”
Ekim 1883’te bir Pazar akşamı, birkaç vagonluk bir tren Paris’in Doğu Garı’ndan hareket eder. ‘Orient Express’ adı verilen trenin ilk yolculuğudur bu. Pera Palas ise 1892’de, İmparatorluğun başkentini görmeye gelen Orient Express yolcularına hizmet vermek üzere kurulmuştur. Mermer merdivenlerin arasından bir kuş kafesi gibi yükselen ahşap ve demir karışımı asansörüyle Otel, Şark’a giden yolda Garp’ın son fısıltısı gibidir. İstanbul’un en gözde mahallesi Pera’ya bakmaktadır. Yazara göre, “Bedeli karşılığında her türlü serkeşliğin yapılabildiği bir semttir Pera. Köprüyü geçip Las Vegas’a gitmek gibi bir şeydir.”
Kitabın ismi neden Pera Palas’ta Gece Yarısı? Cevap, kitapta karşılaştığımız bir cümlede saklı. 31 Aralık 1925 akşamı Pera Palas’ta toplananlar ilk kez yılbaşını, gece yarısında, hep beraber kutlamaktadırlar. İstanbullular daha önce hiçbir zaman aynı saati, aynı ayı ve yılı kullanmamışlardır. Cumhuriyet hükümeti hâlâ Hicri takvimi, Rum Ortodokslar Jülyen takvimini kullanırken, Yahudiler özel günlerini Ay’a, Müslümanlar ise zamanlarını namaz vakitlerine göre hesaplamaktadırlar.
King, Türkiye’nin batılılaşma serüveninde önemli bir sembol olan Pera Palas Oteli’nin tarihini anlatırken Pera’nın; Pera’nın tarihini anlatırken İstanbul’un; İstanbul’un tarihini anlatırken de Türkiye’nin tarihini anlatır aslında.
Pera Palas’ta Gece Yarısı, Kanun-i Esasi’nin ilan edilmesinden Varlık vergisinin uygulandığı 1940’lı yıllara uzanan bir dönemi kapsamaktadır. Okul sıralarında ezberlediğimiz muktedirlerin tarihi rafa kaldırılmalıdır; ajanların, mültecilerin, güçsüzlerin, azınlıkta kalanların tarihidir söz konusu olan. Kitaba ilişkin notların 23 sayfa, arşivler ve özel koleksiyonları hatta ses kayıtlarını da içeren kaynakçanın da 16 sayfa olduğu göz önünde bulundurulursa, okura kapsamlı bir çalışmanın sunulduğu açıktır. Selahattin Giz arşivinden alınan özel fotoğraflarla renklendirilen eser, yakın tarihimize tutulan bir aynadır…
Aynadan yansıyanlara gelince… Kitabın mekânı İstanbul, ülkenin ve dünyanın geçirdiği tüm dönüşümlerin dilsiz tanığı gibidir. Şehir, devrimden sonra Bolşevik Rusya’yı terk etmek zorunda bırakılan Beyaz Rusların istasyonu olmuşken; ikinci dünya savaşı boyunca Nazilerin işsiz bıraktığı Yahudi akademisyenlerin de limanı olacaktır. Eski Rus seçkinleri, Tolstoylar İstanbul’u kısa süreliğine mesken tutacak; o zamanlar genç ve heyecanlı bir muhabir olan Ernest Hemingway “İstanbul’dan bildirecek”tir. “Ajanlar”ın cirit attığı şehrin arka sokakları esrarengiz yeraltı faaliyetlerine sahne olacaktır. Agatha Christie ise 1920’lerde şehre ilk gelişinde, “Tımarhaneye Haydarpaşa Garı’ndan daha fazla benzeyen bir yer hayal bile edilemez” diye yazacaktır!
Sürgün edildiği İstanbul’a 12 Şubat 1929’da ayak basan “Kızılların lideri” Lev Troçki’nin Büyükada’da geçirdiği yıllar, Nazım Hikmet ve Halide Edip Adıvar’ın siyasi mücadelelerine dair detaylar, Struma mülteci gemisi faciası, Pera Palas’ın lobisinde işlenen suikast, Mübadele, Maksim’in kuruluşu, İstanbul’a sinemanın gelişi, Ayasofya’nın tarihi kitapta karşılaşılan muhtelif konulardan sadece bir kısmıdır…
Kitapta pek çok ilginç detaya da yer verilmektedir: 1932’de Kâinat Güzeli seçilecek olan Keriman Halis’i Belçika’da düzenlenen müsabakaya uğurlamak için Taksim Meydanı’na yirmi bin İstanbullu gelmiştir. 1926’da belediye Çarliston dansını yasaklamak zorunda kalmıştır; ama bu yasağın sebebi dansın Müslümanların fıtratına dokunması değil, hastanelere yara bere içinde gelenlerin rekor sayıya ulaşmasıdır.
Cumhuriyetin kuruluşundan hemen önce, İstanbul’da, Osmanlıca on bir, Rumca yedi, Ermenice beş, Ladino ve yerel Yahudilerin konuştuğu diğer dillerde dört gazete çıktığını da öğreniriz kitaptan. Zamanla kaybolan bir çoksesliliktir bu… Kendilerini sultanın tebaası olarak addeden son kuşak İstanbullulardan tangoyu yerlileştiren Müslüman Seyyan Hanım, Ermeni Udi Hrant Kenkulyan, Yahudi Rebetiko sanatçısı Rosa Eskenazi hiçbir zaman birlikte sahneye çıkamamış olsalar da yanık sesleriyle aynı yitip gidenlere ağlar gibidirler. Yunanistan’ın önde gelen futbol takımlarından PAOK’un açılımında hâlâ Konstantinupolis adı bulunmaktadır, çünkü bu takım Osmanlı dönemi İstanbul’unda kurulmuştur; İstanbul’daki bir apartmanın mimarı ise pekâlâ bir Rum olabilir. King’in de ifade ettiği gibi, o dönemde,  Türkiye’de “İnsanlar milliyetçilerin istediğinden çok daha karmaşık hayatlar sürdürmeyi her nasılsa başarıyorlardı.”
Tanpınar’ın iki dünya savaşı arasındaki İstanbul’u anlatan romanı Huzur’da karakterlerden biri, “O halde maziyi tasfiye ediyoruz?” diye sorar. Arkadaşı cevap verir: “Elbette… Fakat icabeden yerlerde.” “İcabeden yerlerde” tasfiye edilen mazinin, inkâr edilen bir geçmişin çok sesli dünyasını keşfetmek, ve tarihimizin izbe köşeleriyle yüzleşmek isteyenler için eşsiz bir kaynak Pera Palas’ta Gece Yarısı. Savaşlar, devrimler, sürgünler, siyasi anlaşmazlıklar yüzünden köklerinden sökülen insanlara dair okuyacakları, kuşkusuz, bugüne bakışını da değiştirecektir okurun. Ama elbette, “icabeden yerlerde”…
 
 
Gökhan Akçura
Radikal Gazetesi, Kitap Eki
29 Ocak 2016
 

Payitahttan küresel şehre
 
Charles King, İstanbul'un tarihine ustaca odaklanıp topladığı bilgileri de damıtarak bizlere sunuyor. Selahaddin Giz arşivinden alınmış, pek de gün ışığına çıkmamış fotoğraflar da bu ilginç öyküye eşlik ediyor. Ayrıntıları sevenler kaçırmamalı…
Payitahttan küresel şehre
Fotoğraflar: Yapı Kredi Bankası Selahattin Giz Koleksiyonu.
 
Charles King Georgestown Üniversitesi’nde profesör. Uzmanlık alanı ise Karadeniz. Bilen bilir, Türkçede ilk yayımlanan kitabının adı da Karadeniz’di. Ama Odesa, Moldovya ve Kafkaslar üzerine de kitapları var. Üç yıl kadar önce İstanbul’a geldiğinde tanışmıştık. İstanbul’un da bir açıdan Karadeniz kenti olduğunu düşünüyor ve bu konuda bir kitap yazmayı planlıyordu. Benim yarım yamalak İngilizcem, onun kırık dökük Türkçesiyle nasıl becerdiysek iki saate yakın konuşmuştuk. İstanbul’u bu denli iyi tanıması şaşırtmıştı beni. Derdi, ne anlatacağı değil, neresinden tutup da anlatacağı idi. Pera Palas ve Beyaz Ruslar o zaman da, üzerinde en çok durduğu konulardı.
Aradan iki yıl kadar geçtikten sonra önce İngilizcesi, sonra da Ayşen Anadol’un başarılı çevirisiyle Türkçesi çıktı kitabın: Pera Palas’ta Gece Yarısı. Peşin söyleyelim, bu bir Pera Palas tarihi değil. Pera Palas bir leitmotif. Yazarın yakın dönem İstanbul tarihini anlatırken zaman zaman uğradığı bir liman. Asıl niyet alt başlıkta gizli: “Modern İstanbul’un Doğuşu”.
Charles King’in İstanbul anlatısı, önceki yıllara da şöyle bir dokunduktan sonra, Orient Ekspres’in 1883 İstanbul seferiyle başlıyor. O zamanlar daha Pera Palas yok, trenin yolcuları Pera’daki muhtelif otellerde kalıyorlar. Orient Ekspres’in sahibi Wagons Lits, kendi otelini inşa etmeye karar veriyor. Öykümüz de bu noktada başlıyor. Jön Türkler, Birinci Dünya Savaşı ve İstanbul’un işgali. İşgal yılları King’in uzun bir mola aldığı dönem. Pera Palas’da işgal kuvvetlerinin komutanları yanı sıra, o sıralar çok tanınmayan bir de Türk subayı var. Kitapta şöyle anlatılıyor:
“Mütefiklerin şehri işgale başladığı gün, Mustafa Kemal adlı bir Osmanlı komutanı Pera Palas’da bir odaya yerleşti.” King, Mustafa Kemal’in kısa bir portresini cizdikten sonra onun İngilizlerle yaptığı temaslardan söz ediyor: “Mustafa Kemal Osmanlıların savaşta yanlış safı seçtiklerini, Enver gibi Alman yanlısı İttihatçı liderlerin zararlı etkisi yüzünden eski dostları Britanyalılara sırt çevirdiklerini söylüyordu. Müttefiklerin Anadolu’yu paylaşmaya niyetlendiklerini düşünüyor, Britanya’nın bu konuda güçlü bir rol oynamasını istiyordu. Britanyalılar Müslümanlara muhtemelen Fransızlardan daha dostça davranırdı; Fransızların Kuzey Afrika Müslümanlarını yönetme tarihi epeyce sorunluydu. Bu durumda Britanyalıların kendisi gibi tecrübeli Osmanlılara ihtiyacı olacaktı. Mustafa Kemal [Daily Mail gazetesinin muhabiri] Price’a ‘Bilmek istediğim şu,’ demişti; ‘böyle bir hizmet verirken benim konumum ne olacak.’ Price bu teklifi Pera Palas’daki Britanyalı subaylara iletti, ama onlar umursamadılar.”
 
Tarihsel bir deneme
Charles King İstanbul’un öyküsünü aktarırken çok geniş bir kaynak taraması yapıyor. Türkçe kitap ve belgeler yanı sıra, İngiliz ve Amerikan kaynaklarını da elden geçiriyor. Özellikle de bugüne kadar pek el sürülmemiş arşivlerden yararlanıyor. Ama bunları ustaca bir kurguyla birleştirerek, sıkılmadan okuyacağımız bir bütünsellik içinde bize sunuyor. Aslında bir tür deneme bu kitap. İstanbul üstüne tarihsel bir deneme…
Pera Palas’da Gece Yarısı, İstanbul’un işgal günlerindeki kozmopolit yapısını aktardıktan sonra Ulusal Kurtuluş Savaşı’na odaklanıyor. Ama buradan hızla yine işgal İstanbul’una dönüyor. Çünkü bu dönemde anlatılacak bir çok öykü var. En ilginçlerinden biri, belki de birincisi Beyaz Rusların dramı. Bolşeviklerden kaçan onbinlerce Rusu tanımlayan iki özellik olduğunu düşünüyor King: “Çaresizlik ve işbilirlik”. İkinci el dükkânlarında Çarlık Rusya’daki yaşamlarının ipuçlarını yansıtan eşyalar ve hatıra fotoğrafları, bir anlamda yaşamlarının enkazı satılıyor. Öte yandan yaşama tutunmak için ne mümkünse onu yapıyorlar: “On iki kişilik bir balalayka orkestrası bir Britanya savaş gemisinin kıç güvertesindeki subay salonunda akşam yemeği karşılığında konser veriyordu. Bir matematik profesörü ideal bir lokanta kasiyeri olmuştu. Etine buduna dolgun bir sosyete kadını bir gece kulübünde müşterilerle dedikodu yapmakla görevliydi. St. Petersburg balolarında sosyeteye takdim edilmesi gereken güzel kızlar saçlarına perma yaptırıp göbeklerini açarak eğlence programlarında dans ediyorlardı. Rus ressamlar Kabristan Yolu’ndan Galata Köprüsü’ne, oradan da Kapalıçarşı çevresinin arapsaçı gibi dar yollarına kadar tezgâh açıp gelen geçene manzara ve portreler satmaya çabalıyorlardı. Daha basit işler de vardı: şehir morgunda ceset yıkamak, nane kokulu kürdan satmak, yüzleri Sultan VI. Mehmed’e benzetilmiş paçavra bebekler yapmak, hatta tersanelerde fare yakalayıp derilerini kürkçülere satmak…”
 
 
Türkiye’den ilginç ayrıntılar
Charles King, Modern Türkiye’nin gelişimini anlatırken, ilginç ayrıntıları öne çıkarıyor, bize sunduğu öyküleri ilgiyle izlememizi sağlıyor. Kitabın bölümlerini esas alarak odaklandığı konuları sıralamaya çalışalım. Rusya’dan kaçıp gelen ve Maksim’i kuran siyahi Afrikalı Frederick Thomas’ın İstanbul’a ilk caz orkestrasını getirişi; haremağalarının Cumhuriyet kurulduktan sonra düştükleri boşluğu; sinemanın ilk döneminin eğlenceli öyküsünü; rebetikonun kökenlerini ve özellikle de Roza Eskenazi’yi; gece yaşamının gelişmesini ve ilk Türkçe tangoları; Türkiye’nin ilk güzellik yarışmalarını; Halide Edip Adıvar’ın kadın tarihindeki yerini; Nazım Hikmet’in trajik yaşamını; Troçki’nin Büyükada’daki sürgün yıllarını; Ayasofya’nın nasıl müze olduğunu; İkinci Dünya Savaşı’nın karanlık dönemini; yahudilerin soykırımdan kaçışında İstanbul’un nasıl kavşak noktası olduğunu anlatıyor Charles King. Bu öyküler hiç beklenmedik noktalarda Pera Palas’a da uğruyor ve hızla uzaklaşıyorlar.
 
Charles King’in Pera Palas’da Gece Yarısı kitabı son bölümünü, kitaba adını veren mekanda noktalıyor. “Şehrin global bir merkez ve cilalı bir metropol olarak yeniden doğduğu günlerde, İstanbul’un o caz ve sürgünlük çağını tanımlayan eski şaşaalı yapılar hâlâ orada. Pera Palas artık eski kimliğinin yeniden icat edilmiş bir hali. Dubaili bir şirketin yönetiminde, göz kamaştıran beyaz balo salonu terütaze oldu, demir döküm asansörü yeniden kuruldu, yalancı mermerler yeniden boyandı. Artık otel, hepimizin, göçmen giden yerlilerin ve yenileşen yeni gelenlerin sonuçta birer emanetçi olduğu gerçeğinin çarpıcı bir anısı.”
 
Charles King’in hepimizin yakından tanıdığı İstanbul şehrinin tarihine ustaca odaklandığını, topladığı bilgileri de damıtarak bizlere sunduğunu söyleyebilirim. Selahaddin Giz arşivinden alınmış, pek de gün ışığına çıkmamış fotoğraflar da bu ilginç öyküye eşlik ediyor. Ayrıntıları sevenler kaçırmamalı…
 
RAFİ ATAM
Agos Gazetesi
29 Şubat 2016
 

Pera Palas’ın anlattığı İstanbul
 
 
Rumca konuşan bir Yahudinin Rum diasporasının sesi olduğu ya da kör bir Ermeninin hem Türklerin hem de Arap ve İranlıların sahip çıktığı bir çalgının icrasında devrim yaptığı bir dünya hiç de olağandışı değildi. İnsanlar milliyetçilerin istediğinden çok daha karmakarışık hayatlar sürdürmeyi her nasılsa başarırlar. Sanatın dehası bu olguya dayanır.”
 
Bazen bir şairin dizesinde güzel ve alımlı bir kadın silüeti olarak çıkar karşımıza İstanbul. Bazen kudretli bir imparatorun yüreğinin sesinden dinleriz o büyülü şehre, bedeli ne olursa olsun sahip olma arzusunu. Bazen ise sıradan ama umudunu ona bağlamış insanların masallarında başköşeye oturtulur “Taşı toprağı altındır” diyerek. Ne kadar farklı yürek varsa o kadar çok İstanbul vardır. Büyüsü de biraz burada gizlidir aslında. Onca medeniyete ev sahipliği yapmış ama gerçek anlamda asla hiç kimseye ait olamamış ortak bir insanlık mirası ve masalıdır İstanbul.
 
Sokaklarına çıkıp dolaştığınızda her bir köşesinden tarihin fısıltıları ulaşır kulaklarınıza, ne çok lisana şahit olduğunuza inanmakta güçlük çekersiniz. Bu şehir, duymasını bilen kulaklara sırlarını fısıldayan bir yürek, dilinden anlayanlara hikâyesini anlatmaya gönüllü bir yarendir. Ne kadar farklı göz varsa o kadar çok İstanbul vardır aslında…
 
Şehrin sırları
 
1987 yılının yaz aylarında sırtında çantası, yanında kolejden arkadaşıyla İstanbul’a ilk kez ayak basan genç bir öğrenci olan Charles King; İstanbul’un dilinden anlayan, onun tüm fısıltılarını işiten, zaman içinde ona yaren olup çok az insanın bildiği sırlarını dinlemeye vakıf olmuş biridir.
 
Bugün, Georgetown Üniversitesi profesörlerinden biri ve Amerika’nın en tanınmış yazarlarından olan King, gençliğinden beri değişmeyen ve hep taze kalan tek şeyin bu büyülü şehre olan tutkusu olduğunu söylüyor.
 
‘Pera Palas’ta Gece Yarısı: Modern İstanbul’un Doğuşu’  adlı çalışmasını üç yıl önce yazmaya başlayan Charles King, kitabı kafasında aslında 1987 yılında oluşturmaya başladığını ancak bunu çok sonraları fark ettiğini aktarıyor.
 
Öncelikle kitap yazılırken ne kadar emek sarf edildiği, hiçbir araştırmanın ve detayın hasır altı edilip boş verilmediği aşikâr. Charles King kitabını oluşturmaya başladığı o çalışma döneminde öyle çok araştırma yapmış, öyle çok gezmiş, kimsenin aklına gelmeyecek arşivler, sahaf kitapları kullanmış ki kitabın her sayfasına sinen emeğin kokusunu duymamanız mümkün değil.
 
Kitap, Pera Palas Oteli ekseninde, İmparatorluk’tan Cumhuriyet’e geçen bir ülkenin sancılı fakat arzulu kabuk değiştirme dönemine ışık tutuyor. Bir yandan Avrupa ve dünyada olup biten tarihsel olayları bu değişim ekseninden görülebilecek bir açıdan ele alan yazar, hepimizin adını sıkça duyduğu ama hayatları hakkında çok az şey bildiği figürleri ön plana çıkartarak okurun dönemi her açıdan daha iyi anlamasını sağlamayı amaçlamış.
 
Yazar kitapta öyle akılda kalıcı ve etkileyici bilgiler kullanmış ki okur, kendine dönüp “Ben bunu araştırıp öğrenmeyi bugüne kadar nasıl akıl edemedim” diyor. Örneğin 31 Aralık 1925 akşamı yılbaşını kutlamak için toplanan İstanbullular, ilk kez aynı saat, aynı ay, aynı yıl üzerinde anlaşıyor ve tek bir takvimde uzlaşarak 1 Ocak 1926’ya giriyorlar. O gece tüm İstanbullular teknik olarak gece yarısı denen vakit üzerinde fikir birliğine varıyorlar.
 
Bir diğer örnek; 28 Ekim 1927 yılında Türk Hükümeti istatistik alanında uzman Camille Jacquart’ı işe alır. Sokağa çıkma yasağı uygulanır ve Cumhuriyet Tarihinin ilk nüfus sayımı başlar. Bir hafta içinde gelen sonuçlar şaşırtıcıdır. Türkiye nüfusu 13.648.270 kişidir. Sadece iki şehrin nüfusu 100.000’i aşkın çıkar. Şimdi sıkı durun, İstanbul’un nüfusu yalnızca 690.000’dir. Dört yıldır başkent olan Ankara’da ise sadece 74.553 kişi yaşamaktadır.
 
Charles King verdiğim örneklere benzer binlerce merak uyandırıcı bilgiden oluşan, herkesin kolayca okuyabileceği, sıkıcılıktan uzak bir dille kaleme almış ‘Pera Palas’ta Gece Yarısı Modern İstanbul’un Doğuşu’nu.
 
Zilciyan’dan Nazım Hikmet’e
 
Kitabın içinden kimler geçmiyor ki! Yazar, ulus devletin inşasında yolun başında olan Mustafa Kemal’den tutun, Büyükada’da sürgün hayatı yaşayan Troçki’ye, Udi Hrant’tan, Zilciyan ailesine, Halide Edip’ten,  Keriman Halis’e, Nazım Hikmet’ten Mustafa Suphi’ye, İttihatçı paşalardan, Ernest Hemingway’a, Tokatlıyan Oteli’nden Pera Palas’ın kaderini değiştirecek olan bombanın patlamasına, Ayasoyfa’nın fresklerini ortaya çıkaran Bostonlu Profesöre kadar birçok ismi kayıt altına alıyor. Bu detaylı hafıza, dil ve katmanlı anlatım size bir kitaptan çok bir zaman yolculuğu vaat ediyor.
 
 
Soner Can
Star Gazetesi
6 Şubat 2016
 

Büyümek İstanbul’un kurtuluşu oldu
 
Charles King, Pera Palas’ta Gece Yarısı kitabıyla modern İstanbul’un serüvenini anlattı: Sürekli büyümesi birçok bakımdan onun kurtuluşu oldu. Enerjisini bu büyümeden aldı. Ancak bir de büyük sorunu var İstanbul’un; Şehrin hayatına anlam ve çekicilik katan özellikleri koruyan bir gelişme planıyla büyümemek!
 
 
Soner Can
Charles King bir İstanbul sevdalısı. ABD’de Georgetown Üniversitesi’nde uluslararası ilişkiler profesörü olan Charles King, sevdiği şehrin asri zamanlarına bir girizgah olarak nitelendirilebilecek kitabı Pera Palas’ta Gece Yarısı / Midnight at the Pera Palace’ın her satırında bu aşkını da bir biçimde ifade etme fırsatı yaratıyor kendisine. Aslında King’in bu hoş kitabını, modern İstanbul’un değişimini yansıtan bir roman olarak da okuyabilirsiniz. Yazar, eksenine Pera Palas’ı koyduğu bu romanında, yüzünü Batı’ya dönmüş bir ülkede, istikamet değişikliğini en derinden yaşayan şehrinde bir hikaye kuruyor. Hikayenin kahramanları arasında Troçki’den, sığınmacı Beyaz Ruslara, şehrin özellikle Pera kısmında hayat süren Rum, Ermeni ve Yahudi vatandaşlardan Nazi kıyımından kaçıp huzurlu İstanbul limanında nefes alan Avrupalılara kadar herkes var.
Charles King ile e-posta ile yapabildik söyleşimizi. Ancak yazarın samimiyeti, sıcak bir kahve eşliğinde yapılan söyleşi kadar içtendi. Kitap Yayınevi’nden Ayşe Anadol’un desteği de çok kıymetliydi...
- İstanbul aşığı olduğunuzu biliyoruz. Bu aşk kitaba yansıdı mı?
İstanbul’u özel bir aşkla seviyorum. Kuşkusuz en sevdiğim şehir, her geldiğimde biraz daha iyi nefes aldığımı hissediyorum. Favori yürüyüş yerlerim, özel restoran ve kafelerim var; oysa başka birçok şehir için aynı şeyi söyleyemem. Pera Palas’ta Gece Yarısı kitabıyla nihayet şehrin gizli geçmişini, birçok tarihçinin göz ardı etme eğiliminde olduğu bir çağı keşfetme fırsatını yakaladım. Bana göre 1920’lerden 1940’lara kadarki dönem, İstanbul’u ve Türkiye’yi dönüştüren güçleri harekete geçiren bir çağdı.
‘Sıfır Yılı’ çabası
- Her metropolün bir öyküsü vardır. İstanbul’un size farklı gelen bir öyküsü var mı?
Her şehir değişir; her şehir, gelen yeni insanlarca yeniden ve yeniden inşa edilir. Dünyanın Roma, Londra, Paris, Rio de Janeiro, Mumbai, Beijing, Accra gibi büyük metropolleri için de geçerlidir bu. Ama bana göre İstanbul’un gerçekten farklı bir özelliği, 1923’te Türkiye’deki yönetimin hem bu şehir, hem de bütün ülke için bir tür “Sıfır Yılı” yaratmaya girişmesidir. Kadim bir şehrin ve ülke bütününün toplumsal hayatını mümkün olan en hızlı biçimde dönüştürme, eski uygarlığı alaşağı edip yepyeni uygarlık yaratma çabasıydı bu. Kolay değildi. Eski düzen birçok yönüyle yaşıyor, yenisi ise kök salmakta ağır davranıyordu. Ama dünyada, bir yönetimin, aslında art arda birçok yönetimin kendi imgesi doğrultusunda tekrar tekrar dönüştürmeye çalıştığı başka bir şehir yoktur.
- İslami Caz Çağı tabirini kullanıyorsunuz? Nedir bu çağ?
İslami Caz Çağı tabirini o dönemde mesela New Orleans veya New York veya Paris’te de gözlemlenebilecek, benzer müzik deneylerinin aslında global bir olgu olduğunu göstermek için kullanıyorum. Müzisyenler eski müzik formlarını alıp yeni bir dünyaya giydirmek üzere değiştirmek istiyorlardı. Modernleşmekte olan bir şehrin seslerini, mesela bir fonografın veya bir otomobil klaksonunun veya bir daktilonun sesini alıp popüler müzikle bütünleştiriyorlardı. Beyrut ve Kahire’de de aynı süreç işlemekteydi. İstanbul işte bu müzisyenlerin ve sanatçı çevresinin bir parçasıydı.
Son yıllarda çok değişti
- Avrupa eski şehirlerini iyi korur. İstanbul için gözleminiz nedir?
Sanırım şehirlerin çoğu yönetimlerin büyük programları ve müteahhitlerin planlarına göre epeyce hızlı değişiyor. Ama İstanbul’un yüzü son 10-15 yılda son 40-50 yıldakinden çok daha hızlı değişti. Değişimin bazı yönlerine diğer gözlemcilerden daha olumlu bakıyorum. Ama İstanbul tarihi çekirdeğini kaybederse çok üzülürüm. Bu çekirdeğin içinde şehrin en önemli geleneklerinden biri var. Tarihsel olarak gelir düzeyleri açısından karışık mahalleler. Korkarım birçok Avrupa şehrinin başına gelen İstanbul’un da gelecek, yani yoksullar daha burjuva, daha zengin merkezin uzağındaki “yoksul halka”ya itilecek.
- 1945’te İstanbul’un nüfusu 900 bindi. Bugün neredeyse 18 milyon. Bu trajik bir şey değil mi?
İstanbul’un büyümesini bir trajedi olarak görmüyorum. Sürekli büyümesi birçok bakımdan kurtuluşu oldu. Şehre yeni bir enerji verdi, sosyal ve ekonomik hayatını dönüştürdü. Ama birçok metropol gibi İstanbul da akıllıca, kontrollü yoldan, şehir hayatına anlam ve çekicilik katan özellikleri koruyan bir gelişme planıyla büyüyüp büyümeme sorunuyla karşı karşıya.
- Türkiye’de laiklik ve modernlik, birbirinin sebep ve sonucu olarak algılandı ve bazen bu sopa zoruyla benimsetilmek istendi. Bu konuda sizin fikriniz nedir?
Laiklik modernizmin hayati bir özelliği değildir. Dünyada bu kavramların temelde bağdaştığı örnekler de vardır. Kendi ülkem, ABD, iş dini inanç ve ibadete gelince inanılmaz derecede mümindir, hatta Avrupa ülkelerinin çoğuyla karşılaştırıldığında insanı şaşırtacak kadar mümindir. Ama herhangi bir dini yaklaşım otoriter politikalarla birleşirse sonuç genellikle vahim olur. Hem köktenci laik hem de dindar olmak mümkündür, ama ben ikisini de hiçbir zaman çekici bulmadım.
- “Batının İslam dünyası imgesi, beş yüz yıl Avrupalıların İstanbul’u nasıl gördüklerine göre biçimlenmişti” diyorsunuz. Günümüzde Batı, hangi İslam şehirlerine dikkat kesiliyor?
Bugün İstanbul, diyelim 16. veya 19. yüzyıldaki gibi dünyanın İslam imgesini biçimlendirmiyor. Günümüzde bu rol Arap ülkelerinin. Ki bu da tuhaf. İslamın tek “imgesi” varsa, onu diyelim Kahire veya Bağdat değil, Endonezya’nın muazzam nüfusu göz önüne alınırsa Cakarta’nın biçimlendirmesi lazım.
Modernleşen şehrin yeni cazibe merkezi
Romanın baş kahramanı Pera Palace Hotel, hizmet verdiği yıllar boyunca hem alafranga hayatın üreticisi ve şahidi olmuş hem de birçok ünlü ismi ağırlamıştı. Uzunca bir dönemin şatafatını yansıtan bu otelin 101 numaralı odasında Mustafa Kemal Atatürk kalmıştı. Şimdi bu ada onun adına küçük bir müze olarak varlığını sürdürüyor.
Pera Palas’ın ünlü sakinleri arasında  İsmet İnönü, Kraliçe 2. Elizabeth, Kral 8. Edward, İmparator Franz Joseph, İran Şahı Rıza Pehlevi, Tito, Von Papen, Zsa Zsa Gabor, Grata Garbo, Sarah Bernhardt, Alfred Hitchock, Pierre Lotti, Ernest Hemingway, Mata Hari ve Mikis Thedorakis de vardı.
Otelin tarihine, dünyaca ünlü polisiye roman yazarı Agatha Christie de damgasını vurmuştu. 1926-1932 yılları arasında Pera Palas’ta bir çok kez kalan polisiyenin kraliçesi, Orient Express’te Cinayet adlı romanını burada yazmıştı.
 
Küçük Avrupa diye anılırdı
Pera Palace Hotel’in hikayesi, 19. yüzyılın sonlarında başladı. Orient Express, 1888’de Paris-İstanbul seferlerine başladığında, şehirde, bu paralı ve hatırlı yolcuların yüksek standartlarına cevap verebilecek bir otel yoktu. Bu boşluğu, 1895’te tamamlanan Pera Palace Hotel doldurdu. Levanten mimar Alexandre Vallaury’nin tasarladığı otel, Küçük Avrupa olarak bilinen Pera’nın Tepebaşı bölgesindeydi.
 
Kaya Genç
Sabah Gazetesi
11 Aralık 2015 
 

Charles King yeni kitabı Pera Palas'ta Gece Yarısı'nda, tarihi oteli merkeze alarak, Osmanlı İmparatorluğu'nun son günlerinde başlayarak modern İstanbul'un doğuş hikayesini anlatıyor
Pera Palas'ın hayatınızdaki yeri ne? Belki Meşrutiyet Caddesi'nde bir işinizi hallederken önünden geçtiğiniz bir otel yalnızca. Veya bir davete, lansmana, etkinliğe katılmak için uğradığınız bir mekan. Ya da ziyaret ettiğiniz, kalmayı sevdiğiniz bir konaklama yeri belki. Agatha Christie'nin de Mustafa Kemal Atatürk'ün de bir zamanlar kaldığı bir otel olduğunu, hatta Christie'nin Doğu Ekspresi'nde Cinayet'i burada kaleme aldığını da bir yerden okumuştunuz. Bir de içindeki asansöre binmiştiniz bir defasında, içerideki görevli bunun Avrupa'da Eiffel Kulesi'ndekinden sonra yapılan ikinci asansör olduğunu söylemişti gülümseyerek de şaşırmıştınız. Pera Palas hakkında bugün ortalama bilgilerimiz bunların ötesine nadiren geçer: Bir de manzarasının güzel olduğunu biliriz. Charles King, Washington'daki Georgetown Üniversitesi'nde uluslararası ilişkiler profesörü. Yıllarını verdiği ve Ayşen Anadol'un maharetle Türkçeleştirdiği Pera Palas'ta Gece Yarısı, bir şehrin, bir semtin, bir otelin, bir uluslararası ilişkiler mekanına dönüşmesini anlatıyor. Hikayeyi çok gerilerden başlatıyor King, İstanbul'un keşfinden fethine, yaşadığı el değiştirme süreçlerinde değişen kültüründen hiç değişmeyen yanlarına bir şehir portresi çiziyor önce. Sonra onun stratejik önemini vurguluyor ve Türkiye Cumhuriyeti'nin inşasından sonra Ankara'nın gölgesinde yaşamaya başladığını not düşüyor. 1. Dünya Savaşı'nın sona erdiği günler. Osmanlı ordusu mağlubiyet şaşkınlığı, İstanbul sakinleri işgal kederi içinde. 1926 yılında gazino ve kumarhaneye dönüştürülecek Yıldız Sarayı'nda Osmanlı sultanı hükümdarlığının son günlerini yaşıyor. Mustafa Kemal Atatürk siyasi ortamın alacağı şekli öngörmek amacıyla Pera Palas'ta bir oda tutuyor ve buradaki siyasetçilerle sohbetlere katılıyor. Sonra Osmanbey'deki eve taşınmadan önce Britanya egemenliğine geçen şehirde mağlup kesimlerin aralarındaki anlaşmazlıkların gittikçe derinleştiğini şaşkınlıkla gözlemliyor. Yakalanması için karar çıkınca şehri terk ediyor, bu arada Osmanlı sultanı da İngilizlerin yardımıyla İstanbul'dan ayrılıyor. 
 
ETNİK ÇEŞİTLİLİK KAYBOLUYOR 
King, şehrin geleceğinin muğlak olduğu bu ara dönemde Pera Palas'ta yaşananları anlatıyor. Lobisinde metrekareye iki ajan düşen, yöneticilerinin 'müşterilerimiz oturamıyor, istihbaratçılar lütfen lobide yer işgal etmesin' yazısı asmaları gereken, her gün çılgın eğlencelerin yapıldığı bu oteli bir film gibi aklımızın sinemasında canlandırmamızı mümkün kılıyor. Otelin sahiplerinden, el değiştirmelerinden, konuklarının ve içinde bulunduğu semtle ilişkisinin değişiminden yola çıkarak imparatorluktan cumhuriyet kültürüne geçişin mutlulukları ve sıkıntılarını resmetmiş King. Bir yandan homojenleşen, etnik ve dini çeşitliğini kaybeden bir şehir var karşımızda, öte yandan kendini yeniden icat etme imkanı verildiği için büyük heyecan duyan bir halk. 31 Aralık 1925 gecesinde ilk defa yeni takvimi kullanmanın heyecanını yaşayanlar da var kitapta, artık bir imparatorluğun da, iki büyük dinin de başkenti olmaktan uzaklaşıp statüsü Ankara'nın gerisine düşen bir şehirde yaşamanın hüznünü hissedenler de. Maksim'den Tokatlıyan Oteli'ne mekanları, İstiklal'den (eski adıyla Grand Rue) Tomtom Kaptan'a sokakları ve caddeleriyle İstanbul'un bir semtini yeniden kurarken King bugünkünden izler taşıyan bir mülteci krizini de hünerle resmetmiş. Bolşevik devriminde Rusya'dan kaçanların sığındığı bu şehirde Beyaz Rusların hayatta kalabilmek için aile yadigarlarını sokaklarda satmasından Udi Hrant, Roza Eskenazi, Seyyan Hanım gibi figürleriyle müzik sahnesinin nasıl geliştiğine pek çok ilginç ayrıntıyı bir romancının yapacağı gibi dramatize ederek anlatmış. Bu yüzden de Pera Palas'ta Gece Yarısı, kurgusu, diyalogları, arada kaybolup yeniden beliren karakterleriyle, bir romana benziyor en çok. 28 yıl önce ilk defa geldiğinde barında oturup leblebi yiyip güneşin batışını seyrettiği bir otelin ve o zamanlar daha tehlikeli ve bugünkü şık halinden uzak bir semtin tarihini yeniden hayal ederken, İngiliz usulü giyinen beyefendilerle fesli Osmanlı paşalarının aynı köprüden geçtikleri, gazetelerinin Türkçe, Fransızca, Ermenice ve Fransızca basıldığı bu Babil Kulesi'ni andıran şehri ne kadar sevdiğini, Selahattin Giz arşivinden fotoğraflarla süslediği bu benzersiz kitabının her satırında hissettiriyor. 
 
 
ROBERT SCHILD
Paros Çok Kültürlü Yaşam Dergisi
Mart 2016
 

Charles King: Pera Palas’ta Gece Yarısı
 
Modern İstanbul’un Doğuşu alt başlığını taşıyan bu kapsamlı araştırma, daha önce aynı yayınevinde Karadeniz kitabı çıkmış, ayrıca Odessa araştırmasını zevkle okuduğum Georgetown Universitesi öğretim üyesinin büyük keyif ve kazanım veren son çalışmasıdır. Tarih bilimini “geçmişe dair kendi anlayışımızı eleştirmek, ölmüş gitmiş insanları anlama yeteneğimizi artırmak...” (s. 12) olarak tanımlayan yazar, lüks Orient Expess yolcularına uygun bir konaklama sunmak üzere 1895 yılında açılan Pera Palace Hotel’i kitabının odağına alıpyor. Dahası, Türkiye’de ilk kez bu otelin balo salonunda 31/12/1925 gece yarısı kutlanan yılbaşını bir çeşit “milât” olarak kabul etmekte! Pera semtinin tanıtımıyla başlayan anlatı, 1918 sonrası işgal dönemine, bağımsızlık için direniş hareketlerinin ardından Cumhuriyet’in kuruluş yıllarına, bu arada Beyaz Ruslar’ın İstanbul’a akın etmeleriyle oluşan sosyo-ekonomik gelişmelere, Troçki’nin Büyükada sürgününe, Roza Eskenazi, Udi Hırant ve Seyyan Hanım gibi müzisyenlerin, keza Halide Edip ve kâinat güzelimiz Kerime Halis’in ülkeye kazandırdıklarına geniş yer veriyor, Nazım Hikmet’i de ayrıntılı biçimde anmadan etmiyor. İkinci Dünya Savaşı sırasında İstanbul’da cirit atan casuslara, tabii ki 1941’de Pera Palas’ta patlayan bombaya, Varlık Vergisi ile Struma gemisi “facia”larına değiniyor ve sırası gelmişken, Nazi zulmünden kaçmaya çalışan Yahudilerin Filistin’e geçişlerini İstanbul’da kolaylaştıran (sonraki Papa Johannes XXIII) Kardinal Roncalli ve Amerikalı Ira Hirschmann’a da birer anıt dikiyor. Sonuçta (s. 343) ise “hem boyutları, hem de iş dünyasıyla yaratıcı sınıflarının canlılığı ve hırsıyla yeniden dünyanın en büyük şehirlerinden biri oldu” dediği İstanbul’un “eski kozmopolitizminin yitip gittiği o çağı”nı özlüyor mu, veya siz özlüyor musunuz; bunu, kitabı okuduktan sonra kendinize sormalısınız!
 
 
 
 
 
  • Açıklama
    • Charles King
      Çeviri : Ayşen Anadol
      406 sayfa,  55.-TL
      32 adet fotoğraf
      1. Baskı: Ocak 2016
      2. Baskı: Şubat 2016
      Tarih ve Coğrafya Dizisi
      ISBN 978-605-105-148-2
       
      “Efsanevi ajanların cirit attığı, caz müziğinin sürgündeki Beyaz Rusların, Avrupa’nın en hızlı gece kulüplerinden Maksim’in damga vurduğu ihtişamlı kentten bahsediyoruz... Agatha Christie’nin usul usul kitabını yazdığı, Ernest Hemingway’in ağır ağır vermutunu yudumladığı, Lev Troçki’nin ada vapurunda kuşkuyla etrafına baktığı bir şehirden… Yazarın deyişiyle ‘İstanbul’un dünyayı taklit ettiği değil, bizzat ürettiği,’ dünya sahnesinde bir yıldız gibi parladığı günlerden…”
      Yenal Bilici, Hürriyet Gazetesi
       
      “İstanbul 1918’den 1920’lerin sonuna uzanan dönemde yaşlanmış bir imparatorluğun başkentinden modern, canlı bir dünya kentine dönüşüyor. Charles King’in Pera Palas’ta Gece Yarısı kitabı bu renkli değişim öyküsünü, kendi deyişiyle ‘İstanbul’un caz ve sürgün dönemini’ anlatıyor.
      Pınar Ersoy, Milliyet Gazetesi
       
      “Charles King’in yıllarını verdiği ve Ayşen Anadol'un maharetle Türkçeleştirdiği Pera Palas'ta Gece Yarısı, bir şehrin, bir semtin, bir otelin, bir uluslararası ilişkiler mekânına dönüşmesini anlatıyor.” 
      Kaya Genç, Sabah Gazetesi
       
      Modern İstanbul’un doğuşu hiç bu kadar sürükleyici bir dille, hiç bu kadar roman tadında yazılmamıştı. Charles King, Osmanlı İmparatorluğu’nun son demlerinde inşa edilen, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde nice badireler atlatan, bugün de eski görkemine kavuşan Pera Palas’ın ekseninde İstanbul’un payitahttan küresel şehre dönüşümünü anlatıyor. Bu rengârenk anlatıda, Beyaz Ruslar Grand Rue kaldırımlarında aile yadigârlarını satarken Halide Edip kadın hakları için mücadele veriyor, Mustafa Kemal ulus devleti inşa ederken Troçki Büyükada’da sürgün hayatı yaşıyor, geleceğin Papa XXIII. Johannes’i Nazi işgali altındaki Avrupa’dan kaçanlara gizlice yardım elini uzatıyor. Bostonlu bir profesör Ayasofya’nın hazinelerini gün ışığına çıkarırken Müslüman bir genç kız Dünya Güzellik Kraliçesi seçiliyor. Her milletten ajanların kol gezdiği bir şehir İstanbul; Pera Palas yönetimi lobiye postu seren ajanların müşterilere yer açmasını rica etmek zorunda kalıyor. Udi Hrant’ın, Roza Eskenazi’nin, Seyyan Hanım’ın yanı sıra Palm Beach Seven orkestrasının nağmelerini de dinleyebilirsiniz İstanbul sokaklarında. Georgetown Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü profesörü Charles King, yirmi sekiz yıl önce ilk ayak bastığında onu büyüleyen İstanbul’un modern tarihini yeniden kurgularken Avrupa tarihinin unutulmuş bir dönemini de gözler önüne seriyor. Elinizdeki kitap, yazar Robert D. Kaplan’ın sözleriyle, “sepya tonunda bir klasik.”
      --------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
       
      Ali Bulunmaz
      Cumhuriyet Gazetesi, Kitap Eki
      14 Ocak 2016
       

      CHARLES KING’DEN “PERA PALAS’TA GECE YARISI” 
       
      İstanbul’un yaşayan tarihi 
       
      Charles King, “Pera Palas’ta Gece Yarısı”nda Osmanlı’nın son demleriyle Türkiye’nin kuruluş günlerinden, İkinci Dünya Savaşı arifesine dek önemli pek çok dönüm noktasına, Pera Palas’ın içinden bakıyor. 
       
      ALİ BULUNMAZ 
      alibulunmaz@cumhuriyet.com.tr 
       
      Bazı tarih kitaplarını satır dahi atlamadan okursunuz; kendilerini okuturlar, bunda romanvari üslup son derece etkilidir. Charles King, Pera Palas’ta Gece Yarısı’nda işte böyle bir yoldan ilerliyor. Kitap, bir yandan da zamana yayılan titiz bir araştırmanın ürünü. Yazar, kendisinden önceki çalışmaları, hatta not ve eski yazıları hiç üşenmeden bulmuş, belgeleri sorup soruşturmuş. Tüm malzemeyi İçelleştirip romandan daha roman bir tarih anlatısı ortaya çıkarmış. Yeni bir tarihyazımı örneği olan Pera Palas’ta Gece Yarısı’nı okurken belgesel izliyor gibiyiz bir taraftan da. 
       
      İŞGAL VE DİRENİŞ YILLARI
      King, ilk gördüğü günkü heyecanla Pera Palas’ın tarihteki yerini araştırırken Şark’taki Garb türünden bir etkiden bahsediyor. 1923’ün, yeni bir tarihin başlangıcı kabul edildiğini atlamadan, hem 1923 öncesine hem de sonrasına, Pera Palas’ın penceresinden bakıyor. Değişime tanıklık eden ve zamanı değiştirenleri ağırlayan otele, iki dünya savaşı arasında hüzünden keyif yaratanlara, önemli kararlara imza atanlara ve dönüşümü onaylayan ya da reddedenlere değiniyor: “… Dalga dalga gelen mülteciler, göçmenler ve sürgünler için bu eski çokkatlı otel, eski bir çağdan yenisine geçişin simgesi, Doğu ile Batı, imparatorluk ile cumhuriyet, nostalji ve yeni tecrübeler arasındaki bağların ete kemiğe bürünmüş biçimi oldu.” 
      Orient Express’in vagonları gibi Pera Palas da Avrupa’daki örneklerinin bir devamı olarak kuruluyor. Daha doğrusu standardı tutturuyor. Tabii aynı sağlamlığı Osmanlı için söylemek mümkün değil. Pera Palas’ın inşa edildiği yıllarda, yöneticilerinin iyimserliğine rağmen Osmanlı İmparatorluğu, siyasi, sosyal ve ekonomik olarak enikonu sallanıyor. Eski kuşak Osmanlıların yerini yenileri almaya başlıyor ve Pera Palas onları da ağırlıyor. Türkiye’nin kurulma aşamasında, modernizm ve reform hareketlerinin öncüleri de karşıtları da birbirine yakın odalarda konaklıyor. Otelin barında ise iki şey konuşuluyor: İşgal ve direniş. 
      King’in anlattığı, Pera Palas’la İstanbul’un ve yeni bir ülkenin kesişen tarihi aynı zamanda. El değiştiren ülke gibi otel de bu dönemde devrediliyor: 1927’de Pera Palas, Hazine’den devlet denetimindeki Emlak Bankası’na geçiyor, sonra da Misbah Muhayyeş tarafından satın alınıyor. Otelin restoran katından müzik asla eksik olmuyor; caz, yerel tınılar ve Klasik Batı Müziği sürekli birbirini izliyor. 31 Aralık 1925 günü, ilk kez Pera Palas’ta kutlanan yılbaşını ise bir kenara not etmek gerek. Aslında bu, kimilerince Türkiye’de modern zamanların milâdı olarak niteleniyor. 
       
      “CAZ VE SÜRGÜLÜK ÇAĞI” 
      King, olayı Pera Palas’la sınırlı tutmuyor; sık sık otelin dışına çıkıp sokaklarda gezinerek dönemin ruhuyla buluşuyor. Sanatın, siyasetin ve sosyal yaşamın dalgalanışını yansıtıyor. İttihat ve Terakki’den 1930’ların Türkiyesi’ne ve oradan daha ileriye yürüyor. İstanbul’un kabuğunu kırıp Türkiye’nin dışa açılan penceresine nasıl dönüşmeye başladığına da değinirken Pera Palas, hem anlatıcı rolüne soyunuyor hem de anlatılan bir tarih kimliğiyle karşımıza çıkıyor. Orada savaşların kokusu da var 1939’dan itibaren Türkiye’ye sıçrayabilecek bir yenisinin korkusu da… Düzenlenen güzellik yarışmasının yankıları da var Varlık Vergisi’nin yansımaları da… 
      Bu akışın, 1941’deki bombalı saldırıyla kesintiye uğradığını ve Pera Palas için yeni bir tarihin başladığını da hatırlatıyor King. 1920’lerin sonundan beri otelin sahibi olan Muhayyeş’in, patlamanın ardından Winston Churchill’e telgraf çekip tazminat istemesi Pera Palas’ın geçmişindeki ilginç ayrıntılardan sadece biri. Otelin telgraf odasından diplomatik yazışmalar da yapılıyor ve King, Pera Palas’ın bu anlamda da bir merkez olduğunu söylüyor. Yazışmaların ötesinde, otel, görüşmelere de sahne oluyor; Joseph Goebbels’in gelip tam da İkinci Dünya Savaşı öncesinde Pera Palas’ta kalmasının başka bir açıklaması olabilir mi? 
      King, Pera Palas’ın ayakta duruşunun anlamını bize özetliyor: “Şehrin global bir merkez ve cilalı bir metropol olarak yeniden doğduğu günlerde, İstanbul’un o caz ve sürgünlük çağını tanımlayan eski şaşaalı yapılar hâlâ orada. Pera Palas, artık eski kimliğinin yeniden icat edilmiş hali. Dubaili bir şirketin yönetiminde, göz kamaştıran beyaz balo salonu terütaze oldu, demir döküm asansörü yeniden kuruldu, yalancı mermerler tekrar boyandı. Otel artık hepimizin, göçmen giden yerlilerin ve yerlileşen yeni gelenlerin sonuçta birer emanetçi olduğu gerçeğinin çarpıcı bir anısı.” 
      Elden ele gezen bir otel Pera Palas. Aynı zamanda dönemden döneme geçen, dün olduğu gibi bugün de yaşayan bir tarih. King, bu tarihi anlatırken geçmişle günümüz arasındaki bağı atlamıyor; bir zamanlar otelin içinde dolanan ve oraya kimliğini kazandıranları da unutmadan saygıyla anıyor. 
       
       
      Pınar Ersoy
      12 Ekim 2014
      Milliyet Gazetesi
       

      İstanbul’un caz ve sürgün dönemi
      Amerika’da, Georgetown Üniversitesi’nde uluslararası ilişkiler profesörü olan Charles King, yeni yayımlanan “Pera Palas’ta Gece Yarısı / Midnight at the Pera Palace” adlı kitabında İstanbul’un Birinci Dünya Savaşı’ndan sonraki halini, kendi deyişiyle “kentin caz ve sürgün dönemini” anlatıyor
      Pınar Ersoy
      Birinci Dünya Savaşı yeni bitmiş. Pera Palas Oteli sonradan ismi Meşrutiyet Caddesi olarak değiştirilecek Kabristan ve Çapulcular sokaklarının kesiştiği yerde yükseliyor. Lobisi Avrupalı zenginler, İstanbullu elitler, işgal kuvvetlerinin komutanları ve casuslarla dolu. Öyle ki barın kapısında casusların masaları para ödeyen müşterilere bırakmasını rica eden bir tabela asılmış... Beyoğlu’nda İngiliz, İtalyan, Fransız askerleri dolaşıyor. Şehrin Müslüman, Ermeni,Yahudi, Rum sakinlerinin yanı sıra cübbeli mollalar, hamallar, dilenciler sokakları süslüyor. Birçok yabancı dilin konuşulduğu sokaklarda artık tabelalar bile Fransızca.
      Osmanlı İmparatorluğu’nu yavaş yavaş kemiren savaşlardan kaçan Müslümanlar, DoğuAnadolu’daki saldırılardan kaçan Ermeniler buraya sığınmış. Bu iki grup, Bolşevik devriminden kaçan Beyaz Ruslarla İstanbul’u dünyanın en büyük mülteci kenti haline getirmiş. Amerikalıların açtığı yardım çadırlarında her gün 165 bin kişiye yemek dağıtılıyor. Tuzla’ya kadar yayılan mülteci kamplarda ölenlerin cansız bedenleri günler sonra fark edilip temizleniyor.
      Canlı bir dünya kenti
      Dünyanın dört bir yanından İstanbul’a gelen bu kalabalıklar şehre kaosla birlikte değişim de getiriyor. Pera’da Rus prenslerin açtığı barlarda Moskova’nın en ünlü müzisyenleri sarhoşlara konser veriyor. Amerika’da iki kölenin oğlu olarak dünyaya gelen ve uzun bir maceradan sonra yerleştiği Moskova’dan kaçarak İstanbul’a sığınan Frederick Bruce Thomas’ın (Fyodor Fyodorovich Tomas) açtığı gece kulübü Maxim, İstanbul’a cazı getiriyor. Çarliston dansı o kadar popüler oluyor ki belediye her gece ayağını burkarak hastanelik olan kitleleri korumak için dansı yasaklıyor. Tabii kimse bu yasağı dinlemiyor.
      Pera’daki sıra sıra bar ve restoranda sadece içki ve dans yok. Fuhuş sektörü her türlü zevki tatmin edecek kadar gelişmiş. Başta kokain olmak üzere her çeşit uyuşturucu da kolaylıkla bulunuyor. gazeteler kadınların kokaini topuklu ayakkabılarında sakladığını yazıyor. İstanbul 1918’den 1920’lerin sonuna uzanan dönemde yaşlanmış bir imparatorluğun başkentinden modern, canlı bir dünya kentine dönüşüyor. İşte Amerika’nın en saygın öğretim kurumlarından Georgetown Üniversitesi’nde uluslararası ilişkiler profesörü olan Charles King’in 15 Eylül’de yayımlanan “Pera Palas’ta Gece Yarısı / Midnight at the Pera Palace” kitabı bu renkli değişim öyküsünü, kendi deyişiyle “İstanbul’un caz ve sürgün dönemini” anlatıyor.
      Sokak sokak dolaşıp yazdı
      Profesör Charles King aslen ulusalcılık, etnik politikalar, otoriterlik çalışıyor. Yüksek lisans ve doktorasını Oxford Üniversitesi’nde tamamlamış. Uzmanlık alanı Doğu Avrupa ve Rusya... İstanbul’a bir kez gelip şehri bir daha hayatından çıkaramayanlardan. İlk kez 1987 yılında geldiği şehre 1998’de Boğaziçi Üniversitesi’nde misafir hoca olarak döndüğünde İstanbul’la ilgili birKitap yazmayı düşünmeye başlamış.
      Telefonda sohbet ederken “Türkiye ve İstanbul’un çok az insan tarafından bilinen bu versiyonunu anlatmak istedim” diyor. Şehrin imparatorluğun yıkıldığı günlerden cumhuriyetin kurulmasına kadar geçen dönemdeki bu hikâyelerden izler taşıdığını söylüyor. Kitabı yazarken de daha önce kaleme alınmış anılar, günlükler, mektuplar, biyografiler kadar şehrin mimari tarihinden de yararlanmış. Kitabın üç yıl süren yazım aşamasında elinde 1934 yılından kalma bir rehber kitapla tüm şehri sokak sokak dolaşmış.
      En çok Halis’i beğendi
      Kitap için seçtiği “Pera Palas’ta Geceyarısı” isminin kaynağını tahmin etmek güç değil. Cumhuriyetle virlikte ardı ardına gelen devrimlerden biri de miladi takvime geçilmesiydi. Pera Palas’ta 31 Aralık 1925 gecesi düzenlenen partide sadece yılbaşı değil, ilk kez tüm ülkenin aynı saat ve tarihi kullanması da kutlanıyordu. İstanbul’un modernleşmesini Pera Palas ve çevresindeki değişim üzerinden anlatan bir kitap için herhalde bundan daha sembolik bir başlık seçilemezdi.
      King kitapta döneme tanıklık eden birçok kişinin hayat hikayesini okuyucuyla paylaşıyor. İçlerinden en çok hangisini beğendiğini sorduğumuzda “Keriman Halis” diyor. Türkiye’nin ilk güzellik kraliçelerinden biri olarak 1932’de Belçika’da katıldığı yarışmada Kâinat Güzeli seçilen Halis için “Bir politik sistemde büyüyüp bir başka politik sistemin temsilcisi oldu. Onun uluslararası bir güzellik yarışmasına katılması bir anlamda Türkiye’nin dünya sahnesine çıkmasının sembolüydü” diyor.
      İki dünya savaşının en ünlü silah kaçakçıları İstanbul’dan çıktı
      “Pera Palas’ta Gece Yarısı” kitabı İstanbul’daki değişimi, dönemin tanığı olan farklı karakterlerle anlatıyor. Bunlar arasında Mustafa Kemal, Keriman Halis, Nâzım Hikmet, Lev Troçki gibi ünlü isimlerin yanı sıra Osmanlı’nın çöküşünden Cumhuriyet’in kurulmasına geçen dönemin renkli portreleri de var. Bunlardan bazıları şöyle...
      n Prodromos Bodosakis-Athanasiadis (1890-1979): Rum bir ailenin çocuğuydu. Mersin’de ticaret yaparak iş hayatına atıldıktan sonra İstanbul’a geldi. Otto Liman von Sanders’in yakını bir Avusturyalı mühendisin kızıyla evlendi. Von Sanders, Osmanlı ordusuna danışmanlık yaparken askeriyenin depolarını Bodosakis’in sattığı ürünler dolduruyordu. 1919 yılında Pera Palas’ı satın aldı. 1920’lerin başında Atina’ya kaçarak Yunanistan’ın en ünlü sanayicilerinden biri oldu. Yunanistan’ın en büyük silah üreticisi olduktan sonra hem İspanya İç Savaşı’nda hem de İkinci Dünya Savaşı sırasında iki tarafı da silahlandırdı. 
       
      Rüveyda Gürcan
      Edebiyat Haber
      7 Nisan 2016
       

      Pera Palas’ta Gece Yarısı, Charles King’in, Kitap Yayınevinden çıkan ikinci eseri. Yazar bu kitabında Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinden Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarına uzanan süreçte modern İstanbul’un doğuşunu resmediyor. Çok sesli, alternatif ve mikro bir tarih anlayışıyla kaleme alınmış, roman tadında bir araştırma kitabı sunuluyor okura. Zira, “Devrimlerden söz ederiz, imparatorlukların çöküşünden, savaşlardan, insanların büyük göçlerinden; hepsinin sabit başlangıç ve bitiş tarihleri vardır. Ama kimse hayatını böyle yaşamaz.”
      Ekim 1883’te bir Pazar akşamı, birkaç vagonluk bir tren Paris’in Doğu Garı’ndan hareket eder. ‘Orient Express’ adı verilen trenin ilk yolculuğudur bu. Pera Palas ise 1892’de, İmparatorluğun başkentini görmeye gelen Orient Express yolcularına hizmet vermek üzere kurulmuştur. Mermer merdivenlerin arasından bir kuş kafesi gibi yükselen ahşap ve demir karışımı asansörüyle Otel, Şark’a giden yolda Garp’ın son fısıltısı gibidir. İstanbul’un en gözde mahallesi Pera’ya bakmaktadır. Yazara göre, “Bedeli karşılığında her türlü serkeşliğin yapılabildiği bir semttir Pera. Köprüyü geçip Las Vegas’a gitmek gibi bir şeydir.”
      Kitabın ismi neden Pera Palas’ta Gece Yarısı? Cevap, kitapta karşılaştığımız bir cümlede saklı. 31 Aralık 1925 akşamı Pera Palas’ta toplananlar ilk kez yılbaşını, gece yarısında, hep beraber kutlamaktadırlar. İstanbullular daha önce hiçbir zaman aynı saati, aynı ayı ve yılı kullanmamışlardır. Cumhuriyet hükümeti hâlâ Hicri takvimi, Rum Ortodokslar Jülyen takvimini kullanırken, Yahudiler özel günlerini Ay’a, Müslümanlar ise zamanlarını namaz vakitlerine göre hesaplamaktadırlar.
      King, Türkiye’nin batılılaşma serüveninde önemli bir sembol olan Pera Palas Oteli’nin tarihini anlatırken Pera’nın; Pera’nın tarihini anlatırken İstanbul’un; İstanbul’un tarihini anlatırken de Türkiye’nin tarihini anlatır aslında.
      Pera Palas’ta Gece Yarısı, Kanun-i Esasi’nin ilan edilmesinden Varlık vergisinin uygulandığı 1940’lı yıllara uzanan bir dönemi kapsamaktadır. Okul sıralarında ezberlediğimiz muktedirlerin tarihi rafa kaldırılmalıdır; ajanların, mültecilerin, güçsüzlerin, azınlıkta kalanların tarihidir söz konusu olan. Kitaba ilişkin notların 23 sayfa, arşivler ve özel koleksiyonları hatta ses kayıtlarını da içeren kaynakçanın da 16 sayfa olduğu göz önünde bulundurulursa, okura kapsamlı bir çalışmanın sunulduğu açıktır. Selahattin Giz arşivinden alınan özel fotoğraflarla renklendirilen eser, yakın tarihimize tutulan bir aynadır…
      Aynadan yansıyanlara gelince… Kitabın mekânı İstanbul, ülkenin ve dünyanın geçirdiği tüm dönüşümlerin dilsiz tanığı gibidir. Şehir, devrimden sonra Bolşevik Rusya’yı terk etmek zorunda bırakılan Beyaz Rusların istasyonu olmuşken; ikinci dünya savaşı boyunca Nazilerin işsiz bıraktığı Yahudi akademisyenlerin de limanı olacaktır. Eski Rus seçkinleri, Tolstoylar İstanbul’u kısa süreliğine mesken tutacak; o zamanlar genç ve heyecanlı bir muhabir olan Ernest Hemingway “İstanbul’dan bildirecek”tir. “Ajanlar”ın cirit attığı şehrin arka sokakları esrarengiz yeraltı faaliyetlerine sahne olacaktır. Agatha Christie ise 1920’lerde şehre ilk gelişinde, “Tımarhaneye Haydarpaşa Garı’ndan daha fazla benzeyen bir yer hayal bile edilemez” diye yazacaktır!
      Sürgün edildiği İstanbul’a 12 Şubat 1929’da ayak basan “Kızılların lideri” Lev Troçki’nin Büyükada’da geçirdiği yıllar, Nazım Hikmet ve Halide Edip Adıvar’ın siyasi mücadelelerine dair detaylar, Struma mülteci gemisi faciası, Pera Palas’ın lobisinde işlenen suikast, Mübadele, Maksim’in kuruluşu, İstanbul’a sinemanın gelişi, Ayasofya’nın tarihi kitapta karşılaşılan muhtelif konulardan sadece bir kısmıdır…
      Kitapta pek çok ilginç detaya da yer verilmektedir: 1932’de Kâinat Güzeli seçilecek olan Keriman Halis’i Belçika’da düzenlenen müsabakaya uğurlamak için Taksim Meydanı’na yirmi bin İstanbullu gelmiştir. 1926’da belediye Çarliston dansını yasaklamak zorunda kalmıştır; ama bu yasağın sebebi dansın Müslümanların fıtratına dokunması değil, hastanelere yara bere içinde gelenlerin rekor sayıya ulaşmasıdır.
      Cumhuriyetin kuruluşundan hemen önce, İstanbul’da, Osmanlıca on bir, Rumca yedi, Ermenice beş, Ladino ve yerel Yahudilerin konuştuğu diğer dillerde dört gazete çıktığını da öğreniriz kitaptan. Zamanla kaybolan bir çoksesliliktir bu… Kendilerini sultanın tebaası olarak addeden son kuşak İstanbullulardan tangoyu yerlileştiren Müslüman Seyyan Hanım, Ermeni Udi Hrant Kenkulyan, Yahudi Rebetiko sanatçısı Rosa Eskenazi hiçbir zaman birlikte sahneye çıkamamış olsalar da yanık sesleriyle aynı yitip gidenlere ağlar gibidirler. Yunanistan’ın önde gelen futbol takımlarından PAOK’un açılımında hâlâ Konstantinupolis adı bulunmaktadır, çünkü bu takım Osmanlı dönemi İstanbul’unda kurulmuştur; İstanbul’daki bir apartmanın mimarı ise pekâlâ bir Rum olabilir. King’in de ifade ettiği gibi, o dönemde,  Türkiye’de “İnsanlar milliyetçilerin istediğinden çok daha karmaşık hayatlar sürdürmeyi her nasılsa başarıyorlardı.”
      Tanpınar’ın iki dünya savaşı arasındaki İstanbul’u anlatan romanı Huzur’da karakterlerden biri, “O halde maziyi tasfiye ediyoruz?” diye sorar. Arkadaşı cevap verir: “Elbette… Fakat icabeden yerlerde.” “İcabeden yerlerde” tasfiye edilen mazinin, inkâr edilen bir geçmişin çok sesli dünyasını keşfetmek, ve tarihimizin izbe köşeleriyle yüzleşmek isteyenler için eşsiz bir kaynak Pera Palas’ta Gece Yarısı. Savaşlar, devrimler, sürgünler, siyasi anlaşmazlıklar yüzünden köklerinden sökülen insanlara dair okuyacakları, kuşkusuz, bugüne bakışını da değiştirecektir okurun. Ama elbette, “icabeden yerlerde”…
       
       
      Gökhan Akçura
      Radikal Gazetesi, Kitap Eki
      29 Ocak 2016
       

      Payitahttan küresel şehre
       
      Charles King, İstanbul'un tarihine ustaca odaklanıp topladığı bilgileri de damıtarak bizlere sunuyor. Selahaddin Giz arşivinden alınmış, pek de gün ışığına çıkmamış fotoğraflar da bu ilginç öyküye eşlik ediyor. Ayrıntıları sevenler kaçırmamalı…
      Payitahttan küresel şehre
      Fotoğraflar: Yapı Kredi Bankası Selahattin Giz Koleksiyonu.
       
      Charles King Georgestown Üniversitesi’nde profesör. Uzmanlık alanı ise Karadeniz. Bilen bilir, Türkçede ilk yayımlanan kitabının adı da Karadeniz’di. Ama Odesa, Moldovya ve Kafkaslar üzerine de kitapları var. Üç yıl kadar önce İstanbul’a geldiğinde tanışmıştık. İstanbul’un da bir açıdan Karadeniz kenti olduğunu düşünüyor ve bu konuda bir kitap yazmayı planlıyordu. Benim yarım yamalak İngilizcem, onun kırık dökük Türkçesiyle nasıl becerdiysek iki saate yakın konuşmuştuk. İstanbul’u bu denli iyi tanıması şaşırtmıştı beni. Derdi, ne anlatacağı değil, neresinden tutup da anlatacağı idi. Pera Palas ve Beyaz Ruslar o zaman da, üzerinde en çok durduğu konulardı.
      Aradan iki yıl kadar geçtikten sonra önce İngilizcesi, sonra da Ayşen Anadol’un başarılı çevirisiyle Türkçesi çıktı kitabın: Pera Palas’ta Gece Yarısı. Peşin söyleyelim, bu bir Pera Palas tarihi değil. Pera Palas bir leitmotif. Yazarın yakın dönem İstanbul tarihini anlatırken zaman zaman uğradığı bir liman. Asıl niyet alt başlıkta gizli: “Modern İstanbul’un Doğuşu”.
      Charles King’in İstanbul anlatısı, önceki yıllara da şöyle bir dokunduktan sonra, Orient Ekspres’in 1883 İstanbul seferiyle başlıyor. O zamanlar daha Pera Palas yok, trenin yolcuları Pera’daki muhtelif otellerde kalıyorlar. Orient Ekspres’in sahibi Wagons Lits, kendi otelini inşa etmeye karar veriyor. Öykümüz de bu noktada başlıyor. Jön Türkler, Birinci Dünya Savaşı ve İstanbul’un işgali. İşgal yılları King’in uzun bir mola aldığı dönem. Pera Palas’da işgal kuvvetlerinin komutanları yanı sıra, o sıralar çok tanınmayan bir de Türk subayı var. Kitapta şöyle anlatılıyor:
      “Mütefiklerin şehri işgale başladığı gün, Mustafa Kemal adlı bir Osmanlı komutanı Pera Palas’da bir odaya yerleşti.” King, Mustafa Kemal’in kısa bir portresini cizdikten sonra onun İngilizlerle yaptığı temaslardan söz ediyor: “Mustafa Kemal Osmanlıların savaşta yanlış safı seçtiklerini, Enver gibi Alman yanlısı İttihatçı liderlerin zararlı etkisi yüzünden eski dostları Britanyalılara sırt çevirdiklerini söylüyordu. Müttefiklerin Anadolu’yu paylaşmaya niyetlendiklerini düşünüyor, Britanya’nın bu konuda güçlü bir rol oynamasını istiyordu. Britanyalılar Müslümanlara muhtemelen Fransızlardan daha dostça davranırdı; Fransızların Kuzey Afrika Müslümanlarını yönetme tarihi epeyce sorunluydu. Bu durumda Britanyalıların kendisi gibi tecrübeli Osmanlılara ihtiyacı olacaktı. Mustafa Kemal [Daily Mail gazetesinin muhabiri] Price’a ‘Bilmek istediğim şu,’ demişti; ‘böyle bir hizmet verirken benim konumum ne olacak.’ Price bu teklifi Pera Palas’daki Britanyalı subaylara iletti, ama onlar umursamadılar.”
       
      Tarihsel bir deneme
      Charles King İstanbul’un öyküsünü aktarırken çok geniş bir kaynak taraması yapıyor. Türkçe kitap ve belgeler yanı sıra, İngiliz ve Amerikan kaynaklarını da elden geçiriyor. Özellikle de bugüne kadar pek el sürülmemiş arşivlerden yararlanıyor. Ama bunları ustaca bir kurguyla birleştirerek, sıkılmadan okuyacağımız bir bütünsellik içinde bize sunuyor. Aslında bir tür deneme bu kitap. İstanbul üstüne tarihsel bir deneme…
      Pera Palas’da Gece Yarısı, İstanbul’un işgal günlerindeki kozmopolit yapısını aktardıktan sonra Ulusal Kurtuluş Savaşı’na odaklanıyor. Ama buradan hızla yine işgal İstanbul’una dönüyor. Çünkü bu dönemde anlatılacak bir çok öykü var. En ilginçlerinden biri, belki de birincisi Beyaz Rusların dramı. Bolşeviklerden kaçan onbinlerce Rusu tanımlayan iki özellik olduğunu düşünüyor King: “Çaresizlik ve işbilirlik”. İkinci el dükkânlarında Çarlık Rusya’daki yaşamlarının ipuçlarını yansıtan eşyalar ve hatıra fotoğrafları, bir anlamda yaşamlarının enkazı satılıyor. Öte yandan yaşama tutunmak için ne mümkünse onu yapıyorlar: “On iki kişilik bir balalayka orkestrası bir Britanya savaş gemisinin kıç güvertesindeki subay salonunda akşam yemeği karşılığında konser veriyordu. Bir matematik profesörü ideal bir lokanta kasiyeri olmuştu. Etine buduna dolgun bir sosyete kadını bir gece kulübünde müşterilerle dedikodu yapmakla görevliydi. St. Petersburg balolarında sosyeteye takdim edilmesi gereken güzel kızlar saçlarına perma yaptırıp göbeklerini açarak eğlence programlarında dans ediyorlardı. Rus ressamlar Kabristan Yolu’ndan Galata Köprüsü’ne, oradan da Kapalıçarşı çevresinin arapsaçı gibi dar yollarına kadar tezgâh açıp gelen geçene manzara ve portreler satmaya çabalıyorlardı. Daha basit işler de vardı: şehir morgunda ceset yıkamak, nane kokulu kürdan satmak, yüzleri Sultan VI. Mehmed’e benzetilmiş paçavra bebekler yapmak, hatta tersanelerde fare yakalayıp derilerini kürkçülere satmak…”
       
       
      Türkiye’den ilginç ayrıntılar
      Charles King, Modern Türkiye’nin gelişimini anlatırken, ilginç ayrıntıları öne çıkarıyor, bize sunduğu öyküleri ilgiyle izlememizi sağlıyor. Kitabın bölümlerini esas alarak odaklandığı konuları sıralamaya çalışalım. Rusya’dan kaçıp gelen ve Maksim’i kuran siyahi Afrikalı Frederick Thomas’ın İstanbul’a ilk caz orkestrasını getirişi; haremağalarının Cumhuriyet kurulduktan sonra düştükleri boşluğu; sinemanın ilk döneminin eğlenceli öyküsünü; rebetikonun kökenlerini ve özellikle de Roza Eskenazi’yi; gece yaşamının gelişmesini ve ilk Türkçe tangoları; Türkiye’nin ilk güzellik yarışmalarını; Halide Edip Adıvar’ın kadın tarihindeki yerini; Nazım Hikmet’in trajik yaşamını; Troçki’nin Büyükada’daki sürgün yıllarını; Ayasofya’nın nasıl müze olduğunu; İkinci Dünya Savaşı’nın karanlık dönemini; yahudilerin soykırımdan kaçışında İstanbul’un nasıl kavşak noktası olduğunu anlatıyor Charles King. Bu öyküler hiç beklenmedik noktalarda Pera Palas’a da uğruyor ve hızla uzaklaşıyorlar.
       
      Charles King’in Pera Palas’da Gece Yarısı kitabı son bölümünü, kitaba adını veren mekanda noktalıyor. “Şehrin global bir merkez ve cilalı bir metropol olarak yeniden doğduğu günlerde, İstanbul’un o caz ve sürgünlük çağını tanımlayan eski şaşaalı yapılar hâlâ orada. Pera Palas artık eski kimliğinin yeniden icat edilmiş bir hali. Dubaili bir şirketin yönetiminde, göz kamaştıran beyaz balo salonu terütaze oldu, demir döküm asansörü yeniden kuruldu, yalancı mermerler yeniden boyandı. Artık otel, hepimizin, göçmen giden yerlilerin ve yenileşen yeni gelenlerin sonuçta birer emanetçi olduğu gerçeğinin çarpıcı bir anısı.”
       
      Charles King’in hepimizin yakından tanıdığı İstanbul şehrinin tarihine ustaca odaklandığını, topladığı bilgileri de damıtarak bizlere sunduğunu söyleyebilirim. Selahaddin Giz arşivinden alınmış, pek de gün ışığına çıkmamış fotoğraflar da bu ilginç öyküye eşlik ediyor. Ayrıntıları sevenler kaçırmamalı…
       
      RAFİ ATAM
      Agos Gazetesi
      29 Şubat 2016
       

      Pera Palas’ın anlattığı İstanbul
       
       
      Rumca konuşan bir Yahudinin Rum diasporasının sesi olduğu ya da kör bir Ermeninin hem Türklerin hem de Arap ve İranlıların sahip çıktığı bir çalgının icrasında devrim yaptığı bir dünya hiç de olağandışı değildi. İnsanlar milliyetçilerin istediğinden çok daha karmakarışık hayatlar sürdürmeyi her nasılsa başarırlar. Sanatın dehası bu olguya dayanır.”
       
      Bazen bir şairin dizesinde güzel ve alımlı bir kadın silüeti olarak çıkar karşımıza İstanbul. Bazen kudretli bir imparatorun yüreğinin sesinden dinleriz o büyülü şehre, bedeli ne olursa olsun sahip olma arzusunu. Bazen ise sıradan ama umudunu ona bağlamış insanların masallarında başköşeye oturtulur “Taşı toprağı altındır” diyerek. Ne kadar farklı yürek varsa o kadar çok İstanbul vardır. Büyüsü de biraz burada gizlidir aslında. Onca medeniyete ev sahipliği yapmış ama gerçek anlamda asla hiç kimseye ait olamamış ortak bir insanlık mirası ve masalıdır İstanbul.
       
      Sokaklarına çıkıp dolaştığınızda her bir köşesinden tarihin fısıltıları ulaşır kulaklarınıza, ne çok lisana şahit olduğunuza inanmakta güçlük çekersiniz. Bu şehir, duymasını bilen kulaklara sırlarını fısıldayan bir yürek, dilinden anlayanlara hikâyesini anlatmaya gönüllü bir yarendir. Ne kadar farklı göz varsa o kadar çok İstanbul vardır aslında…
       
      Şehrin sırları
       
      1987 yılının yaz aylarında sırtında çantası, yanında kolejden arkadaşıyla İstanbul’a ilk kez ayak basan genç bir öğrenci olan Charles King; İstanbul’un dilinden anlayan, onun tüm fısıltılarını işiten, zaman içinde ona yaren olup çok az insanın bildiği sırlarını dinlemeye vakıf olmuş biridir.
       
      Bugün, Georgetown Üniversitesi profesörlerinden biri ve Amerika’nın en tanınmış yazarlarından olan King, gençliğinden beri değişmeyen ve hep taze kalan tek şeyin bu büyülü şehre olan tutkusu olduğunu söylüyor.
       
      ‘Pera Palas’ta Gece Yarısı: Modern İstanbul’un Doğuşu’  adlı çalışmasını üç yıl önce yazmaya başlayan Charles King, kitabı kafasında aslında 1987 yılında oluşturmaya başladığını ancak bunu çok sonraları fark ettiğini aktarıyor.
       
      Öncelikle kitap yazılırken ne kadar emek sarf edildiği, hiçbir araştırmanın ve detayın hasır altı edilip boş verilmediği aşikâr. Charles King kitabını oluşturmaya başladığı o çalışma döneminde öyle çok araştırma yapmış, öyle çok gezmiş, kimsenin aklına gelmeyecek arşivler, sahaf kitapları kullanmış ki kitabın her sayfasına sinen emeğin kokusunu duymamanız mümkün değil.
       
      Kitap, Pera Palas Oteli ekseninde, İmparatorluk’tan Cumhuriyet’e geçen bir ülkenin sancılı fakat arzulu kabuk değiştirme dönemine ışık tutuyor. Bir yandan Avrupa ve dünyada olup biten tarihsel olayları bu değişim ekseninden görülebilecek bir açıdan ele alan yazar, hepimizin adını sıkça duyduğu ama hayatları hakkında çok az şey bildiği figürleri ön plana çıkartarak okurun dönemi her açıdan daha iyi anlamasını sağlamayı amaçlamış.
       
      Yazar kitapta öyle akılda kalıcı ve etkileyici bilgiler kullanmış ki okur, kendine dönüp “Ben bunu araştırıp öğrenmeyi bugüne kadar nasıl akıl edemedim” diyor. Örneğin 31 Aralık 1925 akşamı yılbaşını kutlamak için toplanan İstanbullular, ilk kez aynı saat, aynı ay, aynı yıl üzerinde anlaşıyor ve tek bir takvimde uzlaşarak 1 Ocak 1926’ya giriyorlar. O gece tüm İstanbullular teknik olarak gece yarısı denen vakit üzerinde fikir birliğine varıyorlar.
       
      Bir diğer örnek; 28 Ekim 1927 yılında Türk Hükümeti istatistik alanında uzman Camille Jacquart’ı işe alır. Sokağa çıkma yasağı uygulanır ve Cumhuriyet Tarihinin ilk nüfus sayımı başlar. Bir hafta içinde gelen sonuçlar şaşırtıcıdır. Türkiye nüfusu 13.648.270 kişidir. Sadece iki şehrin nüfusu 100.000’i aşkın çıkar. Şimdi sıkı durun, İstanbul’un nüfusu yalnızca 690.000’dir. Dört yıldır başkent olan Ankara’da ise sadece 74.553 kişi yaşamaktadır.
       
      Charles King verdiğim örneklere benzer binlerce merak uyandırıcı bilgiden oluşan, herkesin kolayca okuyabileceği, sıkıcılıktan uzak bir dille kaleme almış ‘Pera Palas’ta Gece Yarısı Modern İstanbul’un Doğuşu’nu.
       
      Zilciyan’dan Nazım Hikmet’e
       
      Kitabın içinden kimler geçmiyor ki! Yazar, ulus devletin inşasında yolun başında olan Mustafa Kemal’den tutun, Büyükada’da sürgün hayatı yaşayan Troçki’ye, Udi Hrant’tan, Zilciyan ailesine, Halide Edip’ten,  Keriman Halis’e, Nazım Hikmet’ten Mustafa Suphi’ye, İttihatçı paşalardan, Ernest Hemingway’a, Tokatlıyan Oteli’nden Pera Palas’ın kaderini değiştirecek olan bombanın patlamasına, Ayasoyfa’nın fresklerini ortaya çıkaran Bostonlu Profesöre kadar birçok ismi kayıt altına alıyor. Bu detaylı hafıza, dil ve katmanlı anlatım size bir kitaptan çok bir zaman yolculuğu vaat ediyor.
       
       
      Soner Can
      Star Gazetesi
      6 Şubat 2016
       

      Büyümek İstanbul’un kurtuluşu oldu
       
      Charles King, Pera Palas’ta Gece Yarısı kitabıyla modern İstanbul’un serüvenini anlattı: Sürekli büyümesi birçok bakımdan onun kurtuluşu oldu. Enerjisini bu büyümeden aldı. Ancak bir de büyük sorunu var İstanbul’un; Şehrin hayatına anlam ve çekicilik katan özellikleri koruyan bir gelişme planıyla büyümemek!
       
       
      Soner Can
      Charles King bir İstanbul sevdalısı. ABD’de Georgetown Üniversitesi’nde uluslararası ilişkiler profesörü olan Charles King, sevdiği şehrin asri zamanlarına bir girizgah olarak nitelendirilebilecek kitabı Pera Palas’ta Gece Yarısı / Midnight at the Pera Palace’ın her satırında bu aşkını da bir biçimde ifade etme fırsatı yaratıyor kendisine. Aslında King’in bu hoş kitabını, modern İstanbul’un değişimini yansıtan bir roman olarak da okuyabilirsiniz. Yazar, eksenine Pera Palas’ı koyduğu bu romanında, yüzünü Batı’ya dönmüş bir ülkede, istikamet değişikliğini en derinden yaşayan şehrinde bir hikaye kuruyor. Hikayenin kahramanları arasında Troçki’den, sığınmacı Beyaz Ruslara, şehrin özellikle Pera kısmında hayat süren Rum, Ermeni ve Yahudi vatandaşlardan Nazi kıyımından kaçıp huzurlu İstanbul limanında nefes alan Avrupalılara kadar herkes var.
      Charles King ile e-posta ile yapabildik söyleşimizi. Ancak yazarın samimiyeti, sıcak bir kahve eşliğinde yapılan söyleşi kadar içtendi. Kitap Yayınevi’nden Ayşe Anadol’un desteği de çok kıymetliydi...
      - İstanbul aşığı olduğunuzu biliyoruz. Bu aşk kitaba yansıdı mı?
      İstanbul’u özel bir aşkla seviyorum. Kuşkusuz en sevdiğim şehir, her geldiğimde biraz daha iyi nefes aldığımı hissediyorum. Favori yürüyüş yerlerim, özel restoran ve kafelerim var; oysa başka birçok şehir için aynı şeyi söyleyemem. Pera Palas’ta Gece Yarısı kitabıyla nihayet şehrin gizli geçmişini, birçok tarihçinin göz ardı etme eğiliminde olduğu bir çağı keşfetme fırsatını yakaladım. Bana göre 1920’lerden 1940’lara kadarki dönem, İstanbul’u ve Türkiye’yi dönüştüren güçleri harekete geçiren bir çağdı.
      ‘Sıfır Yılı’ çabası
      - Her metropolün bir öyküsü vardır. İstanbul’un size farklı gelen bir öyküsü var mı?
      Her şehir değişir; her şehir, gelen yeni insanlarca yeniden ve yeniden inşa edilir. Dünyanın Roma, Londra, Paris, Rio de Janeiro, Mumbai, Beijing, Accra gibi büyük metropolleri için de geçerlidir bu. Ama bana göre İstanbul’un gerçekten farklı bir özelliği, 1923’te Türkiye’deki yönetimin hem bu şehir, hem de bütün ülke için bir tür “Sıfır Yılı” yaratmaya girişmesidir. Kadim bir şehrin ve ülke bütününün toplumsal hayatını mümkün olan en hızlı biçimde dönüştürme, eski uygarlığı alaşağı edip yepyeni uygarlık yaratma çabasıydı bu. Kolay değildi. Eski düzen birçok yönüyle yaşıyor, yenisi ise kök salmakta ağır davranıyordu. Ama dünyada, bir yönetimin, aslında art arda birçok yönetimin kendi imgesi doğrultusunda tekrar tekrar dönüştürmeye çalıştığı başka bir şehir yoktur.
      - İslami Caz Çağı tabirini kullanıyorsunuz? Nedir bu çağ?
      İslami Caz Çağı tabirini o dönemde mesela New Orleans veya New York veya Paris’te de gözlemlenebilecek, benzer müzik deneylerinin aslında global bir olgu olduğunu göstermek için kullanıyorum. Müzisyenler eski müzik formlarını alıp yeni bir dünyaya giydirmek üzere değiştirmek istiyorlardı. Modernleşmekte olan bir şehrin seslerini, mesela bir fonografın veya bir otomobil klaksonunun veya bir daktilonun sesini alıp popüler müzikle bütünleştiriyorlardı. Beyrut ve Kahire’de de aynı süreç işlemekteydi. İstanbul işte bu müzisyenlerin ve sanatçı çevresinin bir parçasıydı.
      Son yıllarda çok değişti
      - Avrupa eski şehirlerini iyi korur. İstanbul için gözleminiz nedir?
      Sanırım şehirlerin çoğu yönetimlerin büyük programları ve müteahhitlerin planlarına göre epeyce hızlı değişiyor. Ama İstanbul’un yüzü son 10-15 yılda son 40-50 yıldakinden çok daha hızlı değişti. Değişimin bazı yönlerine diğer gözlemcilerden daha olumlu bakıyorum. Ama İstanbul tarihi çekirdeğini kaybederse çok üzülürüm. Bu çekirdeğin içinde şehrin en önemli geleneklerinden biri var. Tarihsel olarak gelir düzeyleri açısından karışık mahalleler. Korkarım birçok Avrupa şehrinin başına gelen İstanbul’un da gelecek, yani yoksullar daha burjuva, daha zengin merkezin uzağındaki “yoksul halka”ya itilecek.
      - 1945’te İstanbul’un nüfusu 900 bindi. Bugün neredeyse 18 milyon. Bu trajik bir şey değil mi?
      İstanbul’un büyümesini bir trajedi olarak görmüyorum. Sürekli büyümesi birçok bakımdan kurtuluşu oldu. Şehre yeni bir enerji verdi, sosyal ve ekonomik hayatını dönüştürdü. Ama birçok metropol gibi İstanbul da akıllıca, kontrollü yoldan, şehir hayatına anlam ve çekicilik katan özellikleri koruyan bir gelişme planıyla büyüyüp büyümeme sorunuyla karşı karşıya.
      - Türkiye’de laiklik ve modernlik, birbirinin sebep ve sonucu olarak algılandı ve bazen bu sopa zoruyla benimsetilmek istendi. Bu konuda sizin fikriniz nedir?
      Laiklik modernizmin hayati bir özelliği değildir. Dünyada bu kavramların temelde bağdaştığı örnekler de vardır. Kendi ülkem, ABD, iş dini inanç ve ibadete gelince inanılmaz derecede mümindir, hatta Avrupa ülkelerinin çoğuyla karşılaştırıldığında insanı şaşırtacak kadar mümindir. Ama herhangi bir dini yaklaşım otoriter politikalarla birleşirse sonuç genellikle vahim olur. Hem köktenci laik hem de dindar olmak mümkündür, ama ben ikisini de hiçbir zaman çekici bulmadım.
      - “Batının İslam dünyası imgesi, beş yüz yıl Avrupalıların İstanbul’u nasıl gördüklerine göre biçimlenmişti” diyorsunuz. Günümüzde Batı, hangi İslam şehirlerine dikkat kesiliyor?
      Bugün İstanbul, diyelim 16. veya 19. yüzyıldaki gibi dünyanın İslam imgesini biçimlendirmiyor. Günümüzde bu rol Arap ülkelerinin. Ki bu da tuhaf. İslamın tek “imgesi” varsa, onu diyelim Kahire veya Bağdat değil, Endonezya’nın muazzam nüfusu göz önüne alınırsa Cakarta’nın biçimlendirmesi lazım.
      Modernleşen şehrin yeni cazibe merkezi
      Romanın baş kahramanı Pera Palace Hotel, hizmet verdiği yıllar boyunca hem alafranga hayatın üreticisi ve şahidi olmuş hem de birçok ünlü ismi ağırlamıştı. Uzunca bir dönemin şatafatını yansıtan bu otelin 101 numaralı odasında Mustafa Kemal Atatürk kalmıştı. Şimdi bu ada onun adına küçük bir müze olarak varlığını sürdürüyor.
      Pera Palas’ın ünlü sakinleri arasında  İsmet İnönü, Kraliçe 2. Elizabeth, Kral 8. Edward, İmparator Franz Joseph, İran Şahı Rıza Pehlevi, Tito, Von Papen, Zsa Zsa Gabor, Grata Garbo, Sarah Bernhardt, Alfred Hitchock, Pierre Lotti, Ernest Hemingway, Mata Hari ve Mikis Thedorakis de vardı.
      Otelin tarihine, dünyaca ünlü polisiye roman yazarı Agatha Christie de damgasını vurmuştu. 1926-1932 yılları arasında Pera Palas’ta bir çok kez kalan polisiyenin kraliçesi, Orient Express’te Cinayet adlı romanını burada yazmıştı.
       
      Küçük Avrupa diye anılırdı
      Pera Palace Hotel’in hikayesi, 19. yüzyılın sonlarında başladı. Orient Express, 1888’de Paris-İstanbul seferlerine başladığında, şehirde, bu paralı ve hatırlı yolcuların yüksek standartlarına cevap verebilecek bir otel yoktu. Bu boşluğu, 1895’te tamamlanan Pera Palace Hotel doldurdu. Levanten mimar Alexandre Vallaury’nin tasarladığı otel, Küçük Avrupa olarak bilinen Pera’nın Tepebaşı bölgesindeydi.
       
      Kaya Genç
      Sabah Gazetesi
      11 Aralık 2015 
       

      Charles King yeni kitabı Pera Palas'ta Gece Yarısı'nda, tarihi oteli merkeze alarak, Osmanlı İmparatorluğu'nun son günlerinde başlayarak modern İstanbul'un doğuş hikayesini anlatıyor
      Pera Palas'ın hayatınızdaki yeri ne? Belki Meşrutiyet Caddesi'nde bir işinizi hallederken önünden geçtiğiniz bir otel yalnızca. Veya bir davete, lansmana, etkinliğe katılmak için uğradığınız bir mekan. Ya da ziyaret ettiğiniz, kalmayı sevdiğiniz bir konaklama yeri belki. Agatha Christie'nin de Mustafa Kemal Atatürk'ün de bir zamanlar kaldığı bir otel olduğunu, hatta Christie'nin Doğu Ekspresi'nde Cinayet'i burada kaleme aldığını da bir yerden okumuştunuz. Bir de içindeki asansöre binmiştiniz bir defasında, içerideki görevli bunun Avrupa'da Eiffel Kulesi'ndekinden sonra yapılan ikinci asansör olduğunu söylemişti gülümseyerek de şaşırmıştınız. Pera Palas hakkında bugün ortalama bilgilerimiz bunların ötesine nadiren geçer: Bir de manzarasının güzel olduğunu biliriz. Charles King, Washington'daki Georgetown Üniversitesi'nde uluslararası ilişkiler profesörü. Yıllarını verdiği ve Ayşen Anadol'un maharetle Türkçeleştirdiği Pera Palas'ta Gece Yarısı, bir şehrin, bir semtin, bir otelin, bir uluslararası ilişkiler mekanına dönüşmesini anlatıyor. Hikayeyi çok gerilerden başlatıyor King, İstanbul'un keşfinden fethine, yaşadığı el değiştirme süreçlerinde değişen kültüründen hiç değişmeyen yanlarına bir şehir portresi çiziyor önce. Sonra onun stratejik önemini vurguluyor ve Türkiye Cumhuriyeti'nin inşasından sonra Ankara'nın gölgesinde yaşamaya başladığını not düşüyor. 1. Dünya Savaşı'nın sona erdiği günler. Osmanlı ordusu mağlubiyet şaşkınlığı, İstanbul sakinleri işgal kederi içinde. 1926 yılında gazino ve kumarhaneye dönüştürülecek Yıldız Sarayı'nda Osmanlı sultanı hükümdarlığının son günlerini yaşıyor. Mustafa Kemal Atatürk siyasi ortamın alacağı şekli öngörmek amacıyla Pera Palas'ta bir oda tutuyor ve buradaki siyasetçilerle sohbetlere katılıyor. Sonra Osmanbey'deki eve taşınmadan önce Britanya egemenliğine geçen şehirde mağlup kesimlerin aralarındaki anlaşmazlıkların gittikçe derinleştiğini şaşkınlıkla gözlemliyor. Yakalanması için karar çıkınca şehri terk ediyor, bu arada Osmanlı sultanı da İngilizlerin yardımıyla İstanbul'dan ayrılıyor. 
       
      ETNİK ÇEŞİTLİLİK KAYBOLUYOR 
      King, şehrin geleceğinin muğlak olduğu bu ara dönemde Pera Palas'ta yaşananları anlatıyor. Lobisinde metrekareye iki ajan düşen, yöneticilerinin 'müşterilerimiz oturamıyor, istihbaratçılar lütfen lobide yer işgal etmesin' yazısı asmaları gereken, her gün çılgın eğlencelerin yapıldığı bu oteli bir film gibi aklımızın sinemasında canlandırmamızı mümkün kılıyor. Otelin sahiplerinden, el değiştirmelerinden, konuklarının ve içinde bulunduğu semtle ilişkisinin değişiminden yola çıkarak imparatorluktan cumhuriyet kültürüne geçişin mutlulukları ve sıkıntılarını resmetmiş King. Bir yandan homojenleşen, etnik ve dini çeşitliğini kaybeden bir şehir var karşımızda, öte yandan kendini yeniden icat etme imkanı verildiği için büyük heyecan duyan bir halk. 31 Aralık 1925 gecesinde ilk defa yeni takvimi kullanmanın heyecanını yaşayanlar da var kitapta, artık bir imparatorluğun da, iki büyük dinin de başkenti olmaktan uzaklaşıp statüsü Ankara'nın gerisine düşen bir şehirde yaşamanın hüznünü hissedenler de. Maksim'den Tokatlıyan Oteli'ne mekanları, İstiklal'den (eski adıyla Grand Rue) Tomtom Kaptan'a sokakları ve caddeleriyle İstanbul'un bir semtini yeniden kurarken King bugünkünden izler taşıyan bir mülteci krizini de hünerle resmetmiş. Bolşevik devriminde Rusya'dan kaçanların sığındığı bu şehirde Beyaz Rusların hayatta kalabilmek için aile yadigarlarını sokaklarda satmasından Udi Hrant, Roza Eskenazi, Seyyan Hanım gibi figürleriyle müzik sahnesinin nasıl geliştiğine pek çok ilginç ayrıntıyı bir romancının yapacağı gibi dramatize ederek anlatmış. Bu yüzden de Pera Palas'ta Gece Yarısı, kurgusu, diyalogları, arada kaybolup yeniden beliren karakterleriyle, bir romana benziyor en çok. 28 yıl önce ilk defa geldiğinde barında oturup leblebi yiyip güneşin batışını seyrettiği bir otelin ve o zamanlar daha tehlikeli ve bugünkü şık halinden uzak bir semtin tarihini yeniden hayal ederken, İngiliz usulü giyinen beyefendilerle fesli Osmanlı paşalarının aynı köprüden geçtikleri, gazetelerinin Türkçe, Fransızca, Ermenice ve Fransızca basıldığı bu Babil Kulesi'ni andıran şehri ne kadar sevdiğini, Selahattin Giz arşivinden fotoğraflarla süslediği bu benzersiz kitabının her satırında hissettiriyor. 
       
       
      ROBERT SCHILD
      Paros Çok Kültürlü Yaşam Dergisi
      Mart 2016
       

      Charles King: Pera Palas’ta Gece Yarısı
       
      Modern İstanbul’un Doğuşu alt başlığını taşıyan bu kapsamlı araştırma, daha önce aynı yayınevinde Karadeniz kitabı çıkmış, ayrıca Odessa araştırmasını zevkle okuduğum Georgetown Universitesi öğretim üyesinin büyük keyif ve kazanım veren son çalışmasıdır. Tarih bilimini “geçmişe dair kendi anlayışımızı eleştirmek, ölmüş gitmiş insanları anlama yeteneğimizi artırmak...” (s. 12) olarak tanımlayan yazar, lüks Orient Expess yolcularına uygun bir konaklama sunmak üzere 1895 yılında açılan Pera Palace Hotel’i kitabının odağına alıpyor. Dahası, Türkiye’de ilk kez bu otelin balo salonunda 31/12/1925 gece yarısı kutlanan yılbaşını bir çeşit “milât” olarak kabul etmekte! Pera semtinin tanıtımıyla başlayan anlatı, 1918 sonrası işgal dönemine, bağımsızlık için direniş hareketlerinin ardından Cumhuriyet’in kuruluş yıllarına, bu arada Beyaz Ruslar’ın İstanbul’a akın etmeleriyle oluşan sosyo-ekonomik gelişmelere, Troçki’nin Büyükada sürgününe, Roza Eskenazi, Udi Hırant ve Seyyan Hanım gibi müzisyenlerin, keza Halide Edip ve kâinat güzelimiz Kerime Halis’in ülkeye kazandırdıklarına geniş yer veriyor, Nazım Hikmet’i de ayrıntılı biçimde anmadan etmiyor. İkinci Dünya Savaşı sırasında İstanbul’da cirit atan casuslara, tabii ki 1941’de Pera Palas’ta patlayan bombaya, Varlık Vergisi ile Struma gemisi “facia”larına değiniyor ve sırası gelmişken, Nazi zulmünden kaçmaya çalışan Yahudilerin Filistin’e geçişlerini İstanbul’da kolaylaştıran (sonraki Papa Johannes XXIII) Kardinal Roncalli ve Amerikalı Ira Hirschmann’a da birer anıt dikiyor. Sonuçta (s. 343) ise “hem boyutları, hem de iş dünyasıyla yaratıcı sınıflarının canlılığı ve hırsıyla yeniden dünyanın en büyük şehirlerinden biri oldu” dediği İstanbul’un “eski kozmopolitizminin yitip gittiği o çağı”nı özlüyor mu, veya siz özlüyor musunuz; bunu, kitabı okuduktan sonra kendinize sormalısınız!
       
       
       
       
       
      Stok Kodu
      :
      k-150
  • Taksit Seçenekleri
    • İş Bankası
      Taksit Sayısı
      Taksit tutarı
      Genel Toplam
      1
      35,75   
      35,75   
      2
      18,59   
      37,18   
      3
      12,63   
      37,90   
      6
      6,44   
      38,61   
Kapat