Sepetim (0) Toplam: 0,00TL
%35
İntiharın Tarihi %35 indirimli

İntiharın TarihiGeç Osmanlı ve Erken Cumhuriyette İstemli Ölüm Halleri

Liste Fiyatı : 23,50TL
İndirimli Fiyat : 15,28TL
Kazancınız : 8,22TL
Taksitli fiyat : 6 x 2,75TL
İntiharın Tarihi
İntiharın Tarihi Geç Osmanlı ve Erken Cumhuriyette İstemli Ölüm Halleri
Kitap Yayınevi
15.28

Rüya Kılıç

125 sayfa, 25,-TL

1.Baskı: Temmuz 2018

İnsan ve Toplum Dizisi

ISBN 978-605-105-184-0

Elinizdeki eser, Osmanlı son dönemi ve erken Cumhuriyette intiharın kişisel, siyasal ve toplumsal anlamını sorguluyor. Siyasi iktidarların ve toplumun kınamadan acımaya varan ama her halükârda savaşılması gereken bir musibet olarak gördüğü intiharın gerçek ve kurgu dünyasındaki izi sürülürken mümkün olduğu ölçüde müntehirin (intihar edenin) sesinin de dinlenmesine dikkat ediliyor. Zira bugün olduğu gibi geçmişte de müntehir, intiharın insanın özel hayatını ve işini tehlikeye sokabilecek bir skandal sayılabildiğinin farkında olduğundan konuşmaya hiç de istekli değildir. İntihar çoğunluğun gözünde saygınlığı olan bir hastalıktan farklı olarak bir irade zayıflığı ve zorluklar karşısında zayıfların mağlubiyet ilanıdır. Kendilerini toplumsal düzenden sorumlu görenler için ise, kişisel bir felaketten ziyade gelecek nesilleri tehdit eden ahlaki, tıbbi ve toplumsal bir sorun olarak önem taşır. İntiharın bu çok yönlü özelliğini dikkate alan bu çalışmada sayılar ve genellemelerin hâkim olduğu bir yaklaşım yerine, insanların kendileri hakkında anlattıklarıyla diğer tarafların anlattıklarını bir arada vermeye, böylece konuya dair yaklaşım farklılıklarını göstermeye çalıştık. Böylece ümitsizlik ve kederin dünyası, ona ait algı, kanaat ve tecrübelerle birlikte bazen doğrudan bazen de dolaylı verilerin değerlendirilmesiyle tarihin konusu olabiliyor. Rüya Kılıç’ın Osmanlı Devleti’nde Seyyidler ve Şerifler (İstanbul: Kitap Yayınevi, 2005) ile Deliler ve Doktorları; Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Delilik (İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2014) adlı eserleri yayınlandı. Çalışmalarını psikiyatri ve psikoloji tarihine odaklanarak Hacettepe Üniversitesinde sürdürüyor.

***

 

Habertürk Gazetesi

2 Şubat 2019

Kürşat Oğuz

Darülacezeliler “O müdürü istemezük” deyip tehdit etmişlerdi

“Geç Osmanlı ve Erken Cumhuriyette İstemli Ölüm Halleri”ni anlatan “İntiharın Tarihi” belki bilerek göz ardı edilmiş bir kitap. Ama söz konusu dönemin toplumsal yapısını intihar vakaları üzerinden okumak ve ahlaki-siyasi yapıyı böyle tartmak bakımından önemli. Rüya Kılıç’ın çalışmasının satır aralarında böyle sürpriz bilgiler de çıkıyor işte… Habertürk yazarı Kürşad Oğuz kaleme aldı...

Biraz değil, hayli netameli bir konu. O yüzden İsmet Özel’in şirinden alıntıyla başlasak, girişi bir miktar yumuşatabiliriz belki. Ya da tam tersi.

“Bize ne başkasının ölümünden demeyiz
çünkü başka insanların ölümü
en gizli mesleğidir hepimizin
başka ölümler çeker bizi
ve bazen başkaları
ölümü çeker bizim için.”

Çok “bireysel” görünse de çoğu zaman başkalarının veya toplumun sebep olduğu; “aman uzak dursun” desek de hikâyesini içten içe merakla bilmek istediğimiz ölüm türü: İntihar. Konumuz bu. Bizim konumuz değil; psikiyatrinin, sosyolojinin, felsefenin, edebiyatın ve hatta ilahiyatın en önemli meselelerinden. Biz gazetecilerin veya yazı adamlarının da büyük tereddüdü aynı zamanda: Anlatsak veya haberini versek meyilli olanları teşvik etmiş mi oluruz? Başka ölümler bizi çektiği için biz de başkaları için ölümü mü çekeriz?

Biraz sonra anlatacağım, geçen yılın ortalarında yayımlanmış ama “doğal olarak” gözden kaçmış, beni şimdi çekmiş bir kitapta, bunun da cevabı var aslında: “İntiharın Tarihi: Geç Osmanlı ve Erken Cumhuriyette İstemli Ölüm Halleri.” Hacettepe Üniversitesi’nden Rüya Kılıç 1800’lerin ortalarından 1930’lara uzanan bir zaman diliminde bu topraklarda yaşanan intihar vakalarını, gazetelere yansımış örnekleri, bu intiharların toplumda ve basında nasıl algılanıp yansıtıldığını, ideolojik olarak nasıl kullanıldıklarını, edebiyattaki yerini tarihsel bir perspektifle anlatıyor. Bence müthiş bir çalışma. Ama bu konuyu ele alan bir kitapta olmaması gereken çok rahatsız edici temel bir hatayı da barındırıyor. Onu sona sakladım.

AYNI İNTİHARLAR FARKLI TUTUMLAR

1888’in Ocak ayındayız. Harbiye 3. sınıf öğrencisi Bağdatlı Nuri, okulun karşısındaki eczaneden iki kuruşluk amonyak alıp kendini zehirler. İntiharın üstü örtülür. Zira bu, sadece eylem nedeniyle değil, suç ve günah olan sebebiyle de kınanan ve hatta gizlenmesi gereken bir vakadır. Sonuç raporunda, iki erkek arasındaki “muâşakanın şer’an, aklen ve edeben” yasaklanmış ve ayıplanmış olduğu bildirilir ve biz de, dinen zaten yasak olan bu eylemin sebebini öğrenmiş oluruz.

1894’te yaşanan benzer bir örnekte ise farklı bir tutum vardır. O yıl, Bayezid civarında Emin Bey Mahallesi’ndeki evinde silahla intihar eden Bâb-ı Seraskeri İkinci Levazım Şubesi Başkâtibi Hüsnü Efendi, utanç ve namusu uğruna canını feda ettiğini açıklamaktan çekinmez. Kendi el yazısıyla bıraktığı vasiyetnamede, intihar sebebini kalem odacısı Ahmed’in müptela olduğu frengi illetini kendisine bulaştırması ve hastalığının çaresinin bulunamaması olarak gösterir. İki olayda içerik aynı, yaklaşım farklıdır.

Bunlar, kitapta ayrıntısına ulaşılabilen 19. yüzyılda yaşanmış intihar vakası örneklerinden. Daha eski tarihliler de var. Hatta 1851 tarihli bir intihar vakasında yapılan inceleme sonunda farklı bulgulara ulaşıldığını öğreniyoruz. Şiddetli ağrılarına dayanamayarak kendine zarar verdiği belirtilen köylü Mehmed’in dört yerinden çakıyla yaralandığı tespit edilir. Ancak kimseye bir şey yapılamaz.

İNTİHARA SEBEP OLANLARA CEZA

  1. yüzyılda intiharın Osmanlı Devleti kayıtlarına yaralama, soygun, yangın ve boğulma gibi adli bir olay olarak girdiği, dönemin gazetelerinde de aynı sütunlarda yer aldığı görülüyor. O dönemde artık resmi kayıtlarda intihar sebebi net olarak belirtilir. Zira olayın kaza veya cinayet olup olmadığının öğrenilmesi, varsa sorumluların belirlenmesi gerekmektedir.

Çarpıcı bir örnek, 1859 tarihinden. Kastamonu’nun Akkaya Nahiyesi’ndeki bir köyde yaylada ot topladıkları sırada Ahmed ile İsmail tarafından tecavüz edilen iki kadından Şerife, İsmail’in bunu etrafta anlatması üzerine duyduğu utançla intihar eder. Olayın araştırılmasına bu intihar üzerine gerek duyulur. Kadınlarda darp izi olup olmadığı, erkeklerin silah taşıyıp taşımadığı kontrol edilir. Zanlılar, olayın cebren değil, kadınların rızasıyla gerçekleştiğini söyler. Darp izi de, silah da bulunmaz. Ancak “böyle bir fiili gönül rızasıyla gerçekleştiren kişilerde namus kaygısı olmayacağından” Şerife’nin söylentilerden dolayı intihar etmeyeceği düşünülür. Sanıklara üçer yıl pranga cezası verilir.

1862’de ise Tiranlı Hasan’ın intiharında Cinci Mehmed’in sorumlu tutularak ona ceza verilip verilmeyeceğine dair karar vermek üzere bir araştırma yapılır. İddiaya göre Rumeli Ordusunun Girit’teki piyadelerinden olup bazı psikolojik problemleri bulunan Hasan, Cinci Arap Mehmed Efendi’den aldığı muska tesirsiz kaldığı için parasını geri istemiş, tartışma çıkmıştır. Bir süre sonra Hasan kendini denize atmış, sonra hamamda usturayla intihar etmiştir. Yapılan araştırmada Cinci Mehmed’in cahilleri kandırarak para kazanan biri olduğu tespit edilir. Ancak intihar kavgadan bir ay sonra gerçekleştiği için olay üzerindeki etkisi düşünülmez, Cinci Mehmed serbest kalır.

İntiharın istek, arzu ve taleplerin hayata geçirilmesindeki gücünü kullanmak isteyenler de mevcuttur elbette. Mesela 1919’da Darülaceze sakinleri toplu intihar tehdidinde bulunurlar. Onları bu karara iten, Darülaceze sabık müdürünün göreve yeniden iadesidir. Bunun olması halinde müdürün mutlaka hayatlarını mahvedeceğinden emindirler. Bu sebeple eğer iade gerçekleşirse Babıâli Caddesi’nde “feryat u figandan” sonra topluca intihar edeceklerdir. Atamanın gerçekleşip gerçekleşmediğini bilmiyoruz ama toplu intihar tehdidinin istenmeyen bir görevliden kurtulmak için kullanıldığı açık.

(Darülaceze)

1920’LERDEKİ İNTİHARLAR SALGIN MIYDI?

İntihar netameli bir mesele dedik; çok doğal olarak toplumsal düzenden sorumlu otorite için çok daha netameli… Otorite, intihara kendi varlık sebebi dolayısıyla baştan karşıdır. Zira intihar bazı üyelerini ortadan kaldırdığı toplumu endişeye sevk eder, “sağlıklı” örgütlenmeyi riske atar. İntihar eden aslında toplumu ve otoriteyi suçluyordur; “öbür dünya”yı tercih edip “bu dünyayı” reddedecek kadar. İşte, Türkiye’de 1916-26 arasında yaşandığı öne sürülen “intihar salgını” tartışması da bu çerçevede okunmalı.

Rakamlar ne kadar doğru veya sağlıklı kestirilemez ama gerçekten de o dönemde bir artış var. Sadece İstanbul’da 1916 yılında 27 intihar gerçekleşmişken bu sayı hızlı artışlarla 1977’de 177’ye ulaşmış. Max Bonnafous, konu üzerinde ciddi çalışan isimlerden. O ve onu takip eden isimlere göre bu “salgın”ın asıl sebebi ekonomik şartlar, siyasi durum veya akıl hastalıklarındaki artış değildi. Ona göre Cumhuriyet döneminde birçok noktada örf, adet ve fikirler değişikliğe uğradığından sebebi bu değişimde aramak gerekiyordu. Yazarımız bu tespite şüpheyle yaklaşıyor ve yıllar geçtikçe hız kazanan istatistik kayıtlarının üzerinde durulması gerektiğini söylüyor.

MAZHAR OSMANLIK FİKİRLER

Sebep o ya da bu olsun, o yıllarda önemli tartışmalar yaşandığı açık. Hatta bu “intihar salgını”nın ruh hekimlerinin itibarını artırdığı ve onlara giderek daha çok başvurulduğu görülüyor. Bunlardan en önemlisi bildiğiniz gibi Türkiye’de bu ihtisas alanının kurucularından Mazhar Osman (Uzman) Bey’di (1884-1951). Bu konudaki, belki dönemin Almanyası’ndan esinlenmiş fikirlerini pek “sağlıklı” bulmadığımı belirterek aktarmak isterim.

“Mazhar Osman’a göre nüfus artmalıdır. Fakat bu, ruhen ve fiziki olarak sağlıklı olanlara dayalı bir artış olmalıdır. Onlar üstün karakterlerini yeni nesillere geçirecek, böylece nitelikli bireylerden oluşan sağlıklı bir toplum yaratılacaktır. Maddi vasıflar gibi ruhi vasıflar da irsen aktarılır. Zeki bir babanın evladı zeki olur. Fakat anne baba zeki olduğu halde çocukları aptal da olabilir. Sebep tereddidir. Yani anne babanın kanının sonradan bazı sebeplerle bozulmasıdır. Ana babanın içkiye alışması, babanın frengi olması, ananın vereme yakalanması çocuğun ‘tabii olmasına’ engel olur. Böyle bir çocuk dejeneredir. Tereddinin ruhi bir nişanesi ıstıraba karşı dayanıksızlıktır. Ayrıca ruhi arazlar arasında ahlak hissinin zevali de sayılmalıdır ki işte ‘yaşamaktan zevk almayanlar’dan yani mütereddi (soysuzlaşmış, yozlaşmış) kişilerden biridir.” Özetle Mazhar Osman’a göre intihar edenlerin büyük bölümü “soysuzdur.”

O yıllarda Mazhar Osman dışında Fahreddin Kerim Gökay, Mustafa Hayrullah, İzzeddin Şadan, İsmail Hakkı Baltacıoğlu gibi isimlerin de çeşitli tartışmalarda, makalelerde konuyu değerlendirdiklerini, intiharları sınıflandırmaya çalıştıklarını görüyoruz. Sonuçta herhalde işin içinden çıkılamadı ki, gazeteler suçlandı. Onların intihar edenleri kahraman gibi gösterdikleri (aksine pek çok gazete haberinde intihar edenler aşağılanmakta, suçlanmaktadır) belirtildi. 30 Temmuz 1931’de intiharların gazetelerde yayınlanması yasaklandı. Gerçi yasak sonrası intihar rakamları daha da arttı ama olsun.

GENÇ SABRİYE’NİN “AŞK İNTİHARI” İSYANI

O salgın tartışmasının önemli bir alt başlığı kadın intiharlarıdır. Zira dönemin roman ve gazetelerinde kadın, “özellikle aşk için kendini feda eden zayıf karakter”in temsilcisi gibi gösterilir.

18 yaşındaki Sabriye Hanım, o günlerde intihar girişiminde bulunan isimlerden biri. Teşebbüsü sonrasında sebebi söylemeyi reddeder. Fakat Son Saat gazetesi, Sabriye’nin genç kızlık hülyaları içinde çırpınırken hayal kırıklığına uğrayıp intihara teşebbüs ettiğini yazar. Ancak Sabriye kız bundan rahatsız olup gazeteye mektup yazar:

“İntihar girişimime sebep olarak birisini sevdiğimi söylemişsiniz. Bu biraz alaya benziyor. İfademi almaya gelen zabıta memurlarının yaptığı gibi. Fakat hakiki sebep ne idi? Bunu anlayıp bulmak lazım gelmez miydi? Madem kimse zahmet etmedi, bari ben söyleyeyim. Evet muharrir beyler, intihar girişiminde bulundum. Fakat şu veya bunu severek arzuma nail olamadığımdan değil, sırf hayatımdan meyus olduğumdan dolayı intihar ettim ve öldürücü madde olarak elime ne gelirse içtim.”

1927’de doktor Cemal Zeki, “Genç Kızlar Niçin İntihar Ediyorlar” diye yazı yazar. Ona göre kadınlardaki intiharların sebebi ne aşk, ne fakirlik ne de başka şeydir. Sebep, buluğ yaşının getirdiği ruhi buhranlardır. 25-30 yaşına gelince bu buhranlar sona erecektir. Ama o yaşa kadar genç kızlar her türlü maddi-manevi yorgunluktan korunmalı; mesela, “gece uykularını çalan sinema, bar, dans, poker eğlencelerine izin verilmemelidir.” Yukarıda adını andığımız Bonnafous da kadın intiharlarındaki artışın kadının Cumhuriyet dönemindeki yeni konumundan ileri gelmiş olabileceği görüşünde; ancak “buhrandan yeni idarenin mesul olduğu sonucuna varılmamalı” diye de ekliyor.

ÖZÜR DİLERİM AMA ÖLÜLER KONUŞAMAZ

Kitapta, kendisi de intihar eden Sultan Abdülaziz’in intihar eden oğlu Yusuf İzzeddin Efendi’nin hikâyesine, hakkında çok ayrıntılı bilgi ve belge olması hasebiyle ayrı bir bölüm açılmış. Çok da iyi olmuş.

Gelelim iyi olmayan şeye.

İntihar kelimesi, Arapça “nahr” kökünden geliyor. Nahr kendini öldürmek demek. Yani intihar eden kişi, kelime anlamı gereği mutlaka ölmüş olmalı. “İntihar edip kurtulmak” diye bir şey olamaz. Bu anlatılmak isteniyorsa “intihar girişiminde bulunan kişi”den söz edilebilir.

Vefakat intiharı konu alan bu kadar önemli bir kitapta yazarımız bundan bihaber görünüyor. Sık sık “intihar eden”ler canlanıyor, kurtuluyor veya intihar sebebini anlatıyor!

Bir sonraki çalışmada düzeltilmesi umuduyla diyelim, noktayı koyalım.

 

  • Açıklama
    • Rüya Kılıç

      125 sayfa, 25,-TL

      1.Baskı: Temmuz 2018

      İnsan ve Toplum Dizisi

      ISBN 978-605-105-184-0

      Elinizdeki eser, Osmanlı son dönemi ve erken Cumhuriyette intiharın kişisel, siyasal ve toplumsal anlamını sorguluyor. Siyasi iktidarların ve toplumun kınamadan acımaya varan ama her halükârda savaşılması gereken bir musibet olarak gördüğü intiharın gerçek ve kurgu dünyasındaki izi sürülürken mümkün olduğu ölçüde müntehirin (intihar edenin) sesinin de dinlenmesine dikkat ediliyor. Zira bugün olduğu gibi geçmişte de müntehir, intiharın insanın özel hayatını ve işini tehlikeye sokabilecek bir skandal sayılabildiğinin farkında olduğundan konuşmaya hiç de istekli değildir. İntihar çoğunluğun gözünde saygınlığı olan bir hastalıktan farklı olarak bir irade zayıflığı ve zorluklar karşısında zayıfların mağlubiyet ilanıdır. Kendilerini toplumsal düzenden sorumlu görenler için ise, kişisel bir felaketten ziyade gelecek nesilleri tehdit eden ahlaki, tıbbi ve toplumsal bir sorun olarak önem taşır. İntiharın bu çok yönlü özelliğini dikkate alan bu çalışmada sayılar ve genellemelerin hâkim olduğu bir yaklaşım yerine, insanların kendileri hakkında anlattıklarıyla diğer tarafların anlattıklarını bir arada vermeye, böylece konuya dair yaklaşım farklılıklarını göstermeye çalıştık. Böylece ümitsizlik ve kederin dünyası, ona ait algı, kanaat ve tecrübelerle birlikte bazen doğrudan bazen de dolaylı verilerin değerlendirilmesiyle tarihin konusu olabiliyor. Rüya Kılıç’ın Osmanlı Devleti’nde Seyyidler ve Şerifler (İstanbul: Kitap Yayınevi, 2005) ile Deliler ve Doktorları; Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Delilik (İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2014) adlı eserleri yayınlandı. Çalışmalarını psikiyatri ve psikoloji tarihine odaklanarak Hacettepe Üniversitesinde sürdürüyor.

      ***

       

      Habertürk Gazetesi

      2 Şubat 2019

      Kürşat Oğuz

      Darülacezeliler “O müdürü istemezük” deyip tehdit etmişlerdi

      “Geç Osmanlı ve Erken Cumhuriyette İstemli Ölüm Halleri”ni anlatan “İntiharın Tarihi” belki bilerek göz ardı edilmiş bir kitap. Ama söz konusu dönemin toplumsal yapısını intihar vakaları üzerinden okumak ve ahlaki-siyasi yapıyı böyle tartmak bakımından önemli. Rüya Kılıç’ın çalışmasının satır aralarında böyle sürpriz bilgiler de çıkıyor işte… Habertürk yazarı Kürşad Oğuz kaleme aldı...

      Biraz değil, hayli netameli bir konu. O yüzden İsmet Özel’in şirinden alıntıyla başlasak, girişi bir miktar yumuşatabiliriz belki. Ya da tam tersi.

      “Bize ne başkasının ölümünden demeyiz
      çünkü başka insanların ölümü
      en gizli mesleğidir hepimizin
      başka ölümler çeker bizi
      ve bazen başkaları
      ölümü çeker bizim için.”

      Çok “bireysel” görünse de çoğu zaman başkalarının veya toplumun sebep olduğu; “aman uzak dursun” desek de hikâyesini içten içe merakla bilmek istediğimiz ölüm türü: İntihar. Konumuz bu. Bizim konumuz değil; psikiyatrinin, sosyolojinin, felsefenin, edebiyatın ve hatta ilahiyatın en önemli meselelerinden. Biz gazetecilerin veya yazı adamlarının da büyük tereddüdü aynı zamanda: Anlatsak veya haberini versek meyilli olanları teşvik etmiş mi oluruz? Başka ölümler bizi çektiği için biz de başkaları için ölümü mü çekeriz?

      Biraz sonra anlatacağım, geçen yılın ortalarında yayımlanmış ama “doğal olarak” gözden kaçmış, beni şimdi çekmiş bir kitapta, bunun da cevabı var aslında: “İntiharın Tarihi: Geç Osmanlı ve Erken Cumhuriyette İstemli Ölüm Halleri.” Hacettepe Üniversitesi’nden Rüya Kılıç 1800’lerin ortalarından 1930’lara uzanan bir zaman diliminde bu topraklarda yaşanan intihar vakalarını, gazetelere yansımış örnekleri, bu intiharların toplumda ve basında nasıl algılanıp yansıtıldığını, ideolojik olarak nasıl kullanıldıklarını, edebiyattaki yerini tarihsel bir perspektifle anlatıyor. Bence müthiş bir çalışma. Ama bu konuyu ele alan bir kitapta olmaması gereken çok rahatsız edici temel bir hatayı da barındırıyor. Onu sona sakladım.

      AYNI İNTİHARLAR FARKLI TUTUMLAR

      1888’in Ocak ayındayız. Harbiye 3. sınıf öğrencisi Bağdatlı Nuri, okulun karşısındaki eczaneden iki kuruşluk amonyak alıp kendini zehirler. İntiharın üstü örtülür. Zira bu, sadece eylem nedeniyle değil, suç ve günah olan sebebiyle de kınanan ve hatta gizlenmesi gereken bir vakadır. Sonuç raporunda, iki erkek arasındaki “muâşakanın şer’an, aklen ve edeben” yasaklanmış ve ayıplanmış olduğu bildirilir ve biz de, dinen zaten yasak olan bu eylemin sebebini öğrenmiş oluruz.

      1894’te yaşanan benzer bir örnekte ise farklı bir tutum vardır. O yıl, Bayezid civarında Emin Bey Mahallesi’ndeki evinde silahla intihar eden Bâb-ı Seraskeri İkinci Levazım Şubesi Başkâtibi Hüsnü Efendi, utanç ve namusu uğruna canını feda ettiğini açıklamaktan çekinmez. Kendi el yazısıyla bıraktığı vasiyetnamede, intihar sebebini kalem odacısı Ahmed’in müptela olduğu frengi illetini kendisine bulaştırması ve hastalığının çaresinin bulunamaması olarak gösterir. İki olayda içerik aynı, yaklaşım farklıdır.

      Bunlar, kitapta ayrıntısına ulaşılabilen 19. yüzyılda yaşanmış intihar vakası örneklerinden. Daha eski tarihliler de var. Hatta 1851 tarihli bir intihar vakasında yapılan inceleme sonunda farklı bulgulara ulaşıldığını öğreniyoruz. Şiddetli ağrılarına dayanamayarak kendine zarar verdiği belirtilen köylü Mehmed’in dört yerinden çakıyla yaralandığı tespit edilir. Ancak kimseye bir şey yapılamaz.

      İNTİHARA SEBEP OLANLARA CEZA

      1. yüzyılda intiharın Osmanlı Devleti kayıtlarına yaralama, soygun, yangın ve boğulma gibi adli bir olay olarak girdiği, dönemin gazetelerinde de aynı sütunlarda yer aldığı görülüyor. O dönemde artık resmi kayıtlarda intihar sebebi net olarak belirtilir. Zira olayın kaza veya cinayet olup olmadığının öğrenilmesi, varsa sorumluların belirlenmesi gerekmektedir.

      Çarpıcı bir örnek, 1859 tarihinden. Kastamonu’nun Akkaya Nahiyesi’ndeki bir köyde yaylada ot topladıkları sırada Ahmed ile İsmail tarafından tecavüz edilen iki kadından Şerife, İsmail’in bunu etrafta anlatması üzerine duyduğu utançla intihar eder. Olayın araştırılmasına bu intihar üzerine gerek duyulur. Kadınlarda darp izi olup olmadığı, erkeklerin silah taşıyıp taşımadığı kontrol edilir. Zanlılar, olayın cebren değil, kadınların rızasıyla gerçekleştiğini söyler. Darp izi de, silah da bulunmaz. Ancak “böyle bir fiili gönül rızasıyla gerçekleştiren kişilerde namus kaygısı olmayacağından” Şerife’nin söylentilerden dolayı intihar etmeyeceği düşünülür. Sanıklara üçer yıl pranga cezası verilir.

      1862’de ise Tiranlı Hasan’ın intiharında Cinci Mehmed’in sorumlu tutularak ona ceza verilip verilmeyeceğine dair karar vermek üzere bir araştırma yapılır. İddiaya göre Rumeli Ordusunun Girit’teki piyadelerinden olup bazı psikolojik problemleri bulunan Hasan, Cinci Arap Mehmed Efendi’den aldığı muska tesirsiz kaldığı için parasını geri istemiş, tartışma çıkmıştır. Bir süre sonra Hasan kendini denize atmış, sonra hamamda usturayla intihar etmiştir. Yapılan araştırmada Cinci Mehmed’in cahilleri kandırarak para kazanan biri olduğu tespit edilir. Ancak intihar kavgadan bir ay sonra gerçekleştiği için olay üzerindeki etkisi düşünülmez, Cinci Mehmed serbest kalır.

      İntiharın istek, arzu ve taleplerin hayata geçirilmesindeki gücünü kullanmak isteyenler de mevcuttur elbette. Mesela 1919’da Darülaceze sakinleri toplu intihar tehdidinde bulunurlar. Onları bu karara iten, Darülaceze sabık müdürünün göreve yeniden iadesidir. Bunun olması halinde müdürün mutlaka hayatlarını mahvedeceğinden emindirler. Bu sebeple eğer iade gerçekleşirse Babıâli Caddesi’nde “feryat u figandan” sonra topluca intihar edeceklerdir. Atamanın gerçekleşip gerçekleşmediğini bilmiyoruz ama toplu intihar tehdidinin istenmeyen bir görevliden kurtulmak için kullanıldığı açık.

      (Darülaceze)

      1920’LERDEKİ İNTİHARLAR SALGIN MIYDI?

      İntihar netameli bir mesele dedik; çok doğal olarak toplumsal düzenden sorumlu otorite için çok daha netameli… Otorite, intihara kendi varlık sebebi dolayısıyla baştan karşıdır. Zira intihar bazı üyelerini ortadan kaldırdığı toplumu endişeye sevk eder, “sağlıklı” örgütlenmeyi riske atar. İntihar eden aslında toplumu ve otoriteyi suçluyordur; “öbür dünya”yı tercih edip “bu dünyayı” reddedecek kadar. İşte, Türkiye’de 1916-26 arasında yaşandığı öne sürülen “intihar salgını” tartışması da bu çerçevede okunmalı.

      Rakamlar ne kadar doğru veya sağlıklı kestirilemez ama gerçekten de o dönemde bir artış var. Sadece İstanbul’da 1916 yılında 27 intihar gerçekleşmişken bu sayı hızlı artışlarla 1977’de 177’ye ulaşmış. Max Bonnafous, konu üzerinde ciddi çalışan isimlerden. O ve onu takip eden isimlere göre bu “salgın”ın asıl sebebi ekonomik şartlar, siyasi durum veya akıl hastalıklarındaki artış değildi. Ona göre Cumhuriyet döneminde birçok noktada örf, adet ve fikirler değişikliğe uğradığından sebebi bu değişimde aramak gerekiyordu. Yazarımız bu tespite şüpheyle yaklaşıyor ve yıllar geçtikçe hız kazanan istatistik kayıtlarının üzerinde durulması gerektiğini söylüyor.

      MAZHAR OSMANLIK FİKİRLER

      Sebep o ya da bu olsun, o yıllarda önemli tartışmalar yaşandığı açık. Hatta bu “intihar salgını”nın ruh hekimlerinin itibarını artırdığı ve onlara giderek daha çok başvurulduğu görülüyor. Bunlardan en önemlisi bildiğiniz gibi Türkiye’de bu ihtisas alanının kurucularından Mazhar Osman (Uzman) Bey’di (1884-1951). Bu konudaki, belki dönemin Almanyası’ndan esinlenmiş fikirlerini pek “sağlıklı” bulmadığımı belirterek aktarmak isterim.

      “Mazhar Osman’a göre nüfus artmalıdır. Fakat bu, ruhen ve fiziki olarak sağlıklı olanlara dayalı bir artış olmalıdır. Onlar üstün karakterlerini yeni nesillere geçirecek, böylece nitelikli bireylerden oluşan sağlıklı bir toplum yaratılacaktır. Maddi vasıflar gibi ruhi vasıflar da irsen aktarılır. Zeki bir babanın evladı zeki olur. Fakat anne baba zeki olduğu halde çocukları aptal da olabilir. Sebep tereddidir. Yani anne babanın kanının sonradan bazı sebeplerle bozulmasıdır. Ana babanın içkiye alışması, babanın frengi olması, ananın vereme yakalanması çocuğun ‘tabii olmasına’ engel olur. Böyle bir çocuk dejeneredir. Tereddinin ruhi bir nişanesi ıstıraba karşı dayanıksızlıktır. Ayrıca ruhi arazlar arasında ahlak hissinin zevali de sayılmalıdır ki işte ‘yaşamaktan zevk almayanlar’dan yani mütereddi (soysuzlaşmış, yozlaşmış) kişilerden biridir.” Özetle Mazhar Osman’a göre intihar edenlerin büyük bölümü “soysuzdur.”

      O yıllarda Mazhar Osman dışında Fahreddin Kerim Gökay, Mustafa Hayrullah, İzzeddin Şadan, İsmail Hakkı Baltacıoğlu gibi isimlerin de çeşitli tartışmalarda, makalelerde konuyu değerlendirdiklerini, intiharları sınıflandırmaya çalıştıklarını görüyoruz. Sonuçta herhalde işin içinden çıkılamadı ki, gazeteler suçlandı. Onların intihar edenleri kahraman gibi gösterdikleri (aksine pek çok gazete haberinde intihar edenler aşağılanmakta, suçlanmaktadır) belirtildi. 30 Temmuz 1931’de intiharların gazetelerde yayınlanması yasaklandı. Gerçi yasak sonrası intihar rakamları daha da arttı ama olsun.

      GENÇ SABRİYE’NİN “AŞK İNTİHARI” İSYANI

      O salgın tartışmasının önemli bir alt başlığı kadın intiharlarıdır. Zira dönemin roman ve gazetelerinde kadın, “özellikle aşk için kendini feda eden zayıf karakter”in temsilcisi gibi gösterilir.

      18 yaşındaki Sabriye Hanım, o günlerde intihar girişiminde bulunan isimlerden biri. Teşebbüsü sonrasında sebebi söylemeyi reddeder. Fakat Son Saat gazetesi, Sabriye’nin genç kızlık hülyaları içinde çırpınırken hayal kırıklığına uğrayıp intihara teşebbüs ettiğini yazar. Ancak Sabriye kız bundan rahatsız olup gazeteye mektup yazar:

      “İntihar girişimime sebep olarak birisini sevdiğimi söylemişsiniz. Bu biraz alaya benziyor. İfademi almaya gelen zabıta memurlarının yaptığı gibi. Fakat hakiki sebep ne idi? Bunu anlayıp bulmak lazım gelmez miydi? Madem kimse zahmet etmedi, bari ben söyleyeyim. Evet muharrir beyler, intihar girişiminde bulundum. Fakat şu veya bunu severek arzuma nail olamadığımdan değil, sırf hayatımdan meyus olduğumdan dolayı intihar ettim ve öldürücü madde olarak elime ne gelirse içtim.”

      1927’de doktor Cemal Zeki, “Genç Kızlar Niçin İntihar Ediyorlar” diye yazı yazar. Ona göre kadınlardaki intiharların sebebi ne aşk, ne fakirlik ne de başka şeydir. Sebep, buluğ yaşının getirdiği ruhi buhranlardır. 25-30 yaşına gelince bu buhranlar sona erecektir. Ama o yaşa kadar genç kızlar her türlü maddi-manevi yorgunluktan korunmalı; mesela, “gece uykularını çalan sinema, bar, dans, poker eğlencelerine izin verilmemelidir.” Yukarıda adını andığımız Bonnafous da kadın intiharlarındaki artışın kadının Cumhuriyet dönemindeki yeni konumundan ileri gelmiş olabileceği görüşünde; ancak “buhrandan yeni idarenin mesul olduğu sonucuna varılmamalı” diye de ekliyor.

      ÖZÜR DİLERİM AMA ÖLÜLER KONUŞAMAZ

      Kitapta, kendisi de intihar eden Sultan Abdülaziz’in intihar eden oğlu Yusuf İzzeddin Efendi’nin hikâyesine, hakkında çok ayrıntılı bilgi ve belge olması hasebiyle ayrı bir bölüm açılmış. Çok da iyi olmuş.

      Gelelim iyi olmayan şeye.

      İntihar kelimesi, Arapça “nahr” kökünden geliyor. Nahr kendini öldürmek demek. Yani intihar eden kişi, kelime anlamı gereği mutlaka ölmüş olmalı. “İntihar edip kurtulmak” diye bir şey olamaz. Bu anlatılmak isteniyorsa “intihar girişiminde bulunan kişi”den söz edilebilir.

      Vefakat intiharı konu alan bu kadar önemli bir kitapta yazarımız bundan bihaber görünüyor. Sık sık “intihar eden”ler canlanıyor, kurtuluyor veya intihar sebebini anlatıyor!

      Bir sonraki çalışmada düzeltilmesi umuduyla diyelim, noktayı koyalım.

       

      Stok Kodu
      :
      K-346
  • Taksit Seçenekleri
    • İş Bankası
      Taksit Sayısı
      Taksit tutarı
      Genel Toplam
      1
      15,28   
      15,28   
      2
      7,95   
      15,89   
      3
      5,40   
      16,20   
      6
      2,75   
      16,50   
Kapat